Edebiyat Ödevleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat Ödevleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Fuzuli Edebiyatı Hayatı Eserleri - Nedir Ödev İndir

Şairlerin Üstadı Fuzuli Edebiyatı Hayatı Eserleri
Türk Edebiyatı, lehçe özellikleri göz önünde tutularak üç kısımda incelenir; Çağatay Edebiyatı, Anadolu Edebiyatı ve Azeri Edebiyatı. Fuzûlî, Azeri Edebiyatına mensup bir şairdir. Fakat Fuzûlî her ne kadar Azeri Edebiyatına mensup olsa da, ünü sınırlarını aşmış, tüm dünya tarafından tanınan bir şair olmuştur.
Fuzûlî, 16. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Fuzûlî’nin asıl adı mehmed ya da mehemmed’dir. Babasının adı Molla Süleyman’dır. Fuzûlî’nin adı kaynaklarda Fuzûlî Mehmed (Mehemmed) bin Süleyman olarak geçer. Bunların dışında Fuzûlî’nin doğum-ölüm yeri, tarihi hakkında bilinenler sınırlıdır. Riyazi Tezkiresi’ndeki “Çün hak-i Kerbelast Fuzûlî makam-ı men” cümleye dayanılarak Fuzûlî’nin Kerbela’lı olduğu söylenmiştir. Müverrih Ali, Künhü’l ahbar adlı eserinde Fuzûlî’nin Bağdat’lı olduğunu söyler. Hasan Çelebi ve Sadıki de tezkirelerinde Fuzûlî’nin Hille’li olduğunu söylerler. Sonuç olarak Fuzûlî’nin doğum yeri tam olarak bilinmese de Kerbela-Bağdat-Orta Doğu civarlarında olduğu anlaşılır.

Fuzûlî, eski bir Oğuz aşireti olan Bayat boyundandır. Ve Fuzûlî’nin Farsça Divan’ının öz sözünde belirttiğine göre ana dili Türkçe’dir.
Fuzûlî’nin ne derecede bir öğrenim yaptığı tam olarak bilinmese de, Türkçe Divan’ının ön sözünde belirttiği üzere küçük yaşta okula başladığı, önce aşıkane şiirler yazdığı, sonra bunları sığ bulup bilime yöneldiğini, tüm bilimleri öğrenip şiirlerine temel olarak bilimi oturttuğunu ve şiirlerindeki ustalığı göz önünde tutarsak Fuzûlî’nin çok iyi bir eğitim aldığını anlarız. Fuzûlî, çocuk yaşta şiirler yazmaya başlamıştır ve ilk yazdığı şiirler aşıkane şiirlerdir. Daha sonra Fuzûlî kendi şiirlerine baktığında bu tamamen maddi aşka yönelmiş şiirleri beğenmemiş ve kendi deyimiyle hepsini yırtıp atmıştır. Daha sonra Fuzûlî ilim tahsiline yönelmiş, bütün akli ve nakli ilimleri öğrenmiş, şiirlerini bu doğrultuda şekillendirmiştir. Kaynakların Fuzûlî’yi Mevlana diye anmalarından ve eserlerinden de Fuzûlî’nin alim bir şair olduğu anlaşılmaktadır.
Fuzûlî, tüm ömrünü Hille-Kerbela-Necef-Bağdat arasında çok dar bir bölgede geçirmiştir. Bunu Türkçe Divan’ının ön sözünde şöyle açıklamıştır; “Menşe’ ve mebde’im Irak-ı Arab olup, tamami-i ömrümde gayrı memleketlerde bulunmadığıma….” Fuzûlî’nin yaşadığı topraklar o devirde Osmanlı ve İran orduları tarafından pek çok kez alınmış, elden ele geçmiş, pek çok savaş görmüştür. Bu karışık devirde Fuzûlî’nin bir koruyucu bulamadan (o devirde iyi ve tanınmış şairler, padişahlar, devlet büyükleri vs tarafından korunup kollanırlardı) yoksulluk içinde bir ömür sürdüğünü hem kendi eserlerinden hem de başka kaynaklardan anlıyoruz. Hatta bazı kaynaklarda Fuzûlî’nin türbe bekçiliği yaptığından, geçimini bununla sağlamaya çalıştığından söz edilir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı aldığı sıralarda Fuzûlî’nin biraz rahata kavuşmuş olduğu söylenebilir. Bu arada şair, padişaha “Geldi burc-ı evliyaya padişah-ı namdar” dizesinin bulunduğu kasideyi sunmuştur. Bununla kalmayıp padişaha birkaç kaside daha, İbrahim Paşa ve çeşitli devlet büyüklerine de kasideler, gazeller sunmuştur. Bu kasidelerin karşılığı olarak devlet büyüklerinden, özellikle bir çok kaside yazdığı Ayas Paşa’dan yardım gördüğü anlaşılıyor. Fuzûlî’nin, Hayali Beg ve Yahya Beg gibi tanınmış şairlerle tanışması da bu sefer sırasında olmuştur. Hatta Hayali Beg ve Yahya Beg Fuzûlî’yi Leyla ve Mecnun’u yazmasında teşvik etmişlerdir.
Fuzûlî’nin devlet büyüklerine sunduğu bu kadar kasideye karşlık Osmanlı’dan yeteri kadar ilgi görmediği, hayatını güvence altına alamadığı da açıktır. Hatta kendisine vakıf gelirlerinden bağlanan 9 akçe maaşını alamamış ve bunun üstüne Nişancı Celalzade’ye o ünlü “selam verdim, rüşvet değildür deyü almadılar…” beyitli Şikayetname’yi yazmıştır.
Fuzûlî ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazl
Diyar-ı Rumı gözet terk- baki-i Bağdat et
Bu beyitlerden anladığımız üzere Fuzûlî çektiği geçim sıkıntısı sebebiyle Anadolu şairlerinin gördükleri saygı ve yaşadıkları rahat hayata imrendiği, vatanı olan Bağdat’ı bırakıp Osmanlı ülkesine gitmek istediğini anlıyoruz. Fuzûlî her ne kadar bunun için uğraşsa da hatta şehzade Bayezid’e mektuplar yazıp kendisini yanına aldırtmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır.
Fuzûlî, devrin çeşitli şairlerinin tezkirelerinde “Göçdi Fuzûlî” tamlamasıyla verdikleri parçalara bakarak Fuzûlî’nin 1556 yılı civarlarında öldüğünü anlıyoruz.
Fuzûlî, “boş, gereksiz” anlamına gelen bu mahlası niye aldığını Türkçe Divanında açıklamıştır. Fuzûlî önceleri daha güzel mahlaslar almış ve bu mahlaslarla güzel şiirler yazmıştır. Fakat bu mahlasların bir çok şair tarafından da benimsenip kullanılmasından ve ortaya bir karışıklık çıkmasından korkmuş ve kendisine kimsenin beğenip almayacağı Fuzûlî mahlasını almıştır.
Fuzûlî, alim bir şairdir. Arap, Fars ve Türk dillerini ve bu dilin edebiyatını çok iyi öğrenmiştir. Zamanının bütün geçerli ilimlerini okumuş, bilgi sahibi olmuştur. Türkçe Divan’ının mukaddimesinde şiir hakkındaki düşüncelerini açıklarken şöyle demiştir: ” ilimsiz şiir esası (temeli) olmayan bir divar (duvar) gibidir. Esassız divar gayette bi-itibar olur (yıkılır)”. Gençliğinde aşk şiirleri yazdığını, ama sonradan gençlik hevesiyle yazılmış bu şiirlerin uzun ömürlü olamayacaklarını ve şiirin ilimle beslenmesi gerektiğini anlayarak ilime yöneldiğini anlatır.
Fuzûlî cahilliği asla bağışlamaz. Yine Türkçe Divan’ının mukaddimesinde üç türlü insandan yakınır. birincisi cahil katipleri ikincisi kötü şiir okuyanları üçüncüsü şair geçinenler.
Fuzûlî hemen hemen doğrudan hiçbir şairin etkisi altında kalmamıştır. Üstün ve yetenekli bir şairdir. Kendisinin de dediği gibi doğduğu çevreden çıkmamış, başka şairlerle pek fazla etkileşim kurmamıştır. Fakat bununla birlikte, Fuzûlî’nin her üç edebiyatı (Arap, Fars, Türk) da takip ettiği bellidir. Her şair gibi onun da beğendiği şairler vardır. Mesela Habibi Fuzûlî’nin beğendiği bir şairdir. Keza Necati Beg’de öyle. Fakat daha önce dediğim gibi Fuzûlî hiç bir şairden doğrudan etkilenmeyecek kadar üstün bir şairdir.
Fuzûlî’nin bu kadar üstün olmasının sebebi ne? Fuzûlî’yi diğer şairlerden farklı kılan ne? Bunları anlamak için Fuzûlî’nin şiirlerinin özelliklerine bakmalıyız. Fuzûlî’nin şiir özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;
1) Fuzûlî, her şeyden önce bir aşk şairidir. Tüm şiirlerinde aşkını anlatmıştır. Bu aşk, maddi aşktan başlayarak ilahi aşka doğru gider. Fuzûlî’de aşkın böyle beşeri aşktan yavaş yavaş sıyrılıp ilahi aşka gittiğini en güzel Leyla ve Mecnun mesnevisinde görürüz. Leyla ile Mecnun’un aşkları okulda maddi aşk olarak başlar ve sonunda ilahi aşka dönüşür. Fuzûlî’nin aşkına konu olan sevgili, somut olarak kendini belli etmez.
Tasavvuf, Fuzûlî’nin şiirlerinde çok önemli bir unsurdur fakat Fuzûlî’de tasavvuf bir gaye değildir. Fuzûlî, tasavvufu sanat yönünden görmüştür. İlk amaç sanattır, tasavvuf bu sanatın içinde eritilmiştir. Yani Fuzûlî’nin şiirlerinde tasavvuf açıkta değil, şiirin derinliklerine gizlenmiştir. Bu durum Fuzûlî’nin eserlerinde benzersiz, girift bir yapı oluşturur. Anlaşılması için okuyucunun hazırlıklı olması gerekir.
2) Fuzûlî bir ızdırap şairidir. Aşkı hep hüzün, keder, acı yönüyle görür. Kavuşmayı, neşeyi, mutluluğu istemez. Acı çekmekten hoşlanır. Fuzûlî’ye göre çekilen acılar insanı olgunlaştırır. Bu durumun, yani Fuzûlî’nin bir ızdırap şairi olmasının nedeni, yaşadığı çevre ve hayat koşullarıdır. Fuzûlî’nin bu ızdırap yönü sayesinde, Türk Edebiyatında bir çok kez yazılan Leyla ve Mecnun hikayesin, en mükemmel şekilde Fuzûlî yazmıştır. Çünkü eserin konusu Fuzûlî’ye oldukça uygundur.
3) Mazmun bulmak ve kullanmadaki ustalığı, Fuzûlî’yi diğer şairlerden ayırır. Fuzûlî’nin bu konudaki ustalığı, mazmunları şiirinde bir hasırın telleri gibi örülmüş ve iç içe geçmiş girift bir yapıda kullanmasıdır. Fuzûlî’nin şiirlerine baktığımızda anladığımız bir ilk anlam vardır. Bunu çoğu kişi ilk bakışında anlar ve beğenir. Fakat şiirlerde bir de derinlere inildikçe anlaşılan, üzerine düşüldükçe idrak edilen başka anlamlar da vardır ki bu anlamları bulabilmek için konuya hakim olmak, belli bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Yani her bilgi ve kültür düzeyindeki insan Fuzûlî’yi kendi seviyesine göre anlar ve sever. Herkes Fuzûlî’nin şiirlerinden kendine göre bir anlam çıkartabilir. İşte bu Fuzûlî nin şiirlerine benzersiz ve değerli kılar.
4) Fuzûlî’nin şiirlerindeki dil içten ve samimidir. Lirizm yüksektir. Fuzûlî’nin şiirleri anlam bakımından kusursuzdur fakat beyitlere ilk baktığımızda sanki üzerinde hiç düşünmeden, o anda aklına geldiği gibi söylenmiş gibi hissederiz. Bu sanata sehl-i mümteni denir.
Her büyük şair gibi Fuzûlî’nin de kendi devrinde ve daha sonra yaşayan şairler üzerinde şüphesiz ki büyük etkileri olmuştur. Şiirleri çok geniş kesimlere yayılmış, okunmuş ve benimsenmiştir. Çoğu şair kendi örnek olarak Fuzûlî’yi almış ve onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Fuzûlî hiç şüphesiz ki geçmişten beri şairlerin ve şiir tutkunlarının en büyük üstadlarından biri olmuş, okunmuş ve sevilmiştir.
Son olarak Fuzûlî’nin bir kaç şiirine örnek verelim:
Hansı gülşen gülbüni serv-i hıramanunca var
Hansı gülbün üzre gonce la’l-i handanunca var
(Hangi gül bahçesinin gül fidanı senin salınan selvi boyun kadar uzundur?
Hangi gül fidanındaki gonca senin gülen dudaklarına benzer)
Hansı gülzar içre bir gül açılur hüsnün kimi
Hansı gül bergi leb-i la’l-i dür-efşanunca var
(Hangi gül bahçesinde senin yüzün gibi bir gül açılır?
Hangi gül yaprağı senin inci saçan kırmızı dudağın gibidir?)
Hansı bağun var bir nahli kadün tek bar-ver
Hansı nahlün hasılı sib-i zenahdanunca var
(Hangi bağın senin boyun gibi meyveli bir fidanı var?
Hangi fidanın meyvesi senin çenenin elmasına benzer?)
Hansı huni sen kimi cellada olmuşdur esir
Hansı celladun kılıcı nevk-i müjganunca var
(Hangi idam mahkumu senin gibi bir cellada tutsak olmuştur?
Hangi celladın kılıcı senin kirpiklerinin ucu gibi sivri ve keskindir?)
Hansı bezm olmış münevver bir kadün tek şem’den
Hansı şem’ün şu’lesi ruhsar-ı tabanunca var
(Hangi toplantı senin boyun gibi bir mumla aydınlanmıştır?
Hangi mumun ışığı senin parlak yanağın gibidir?)
Hansı yerde tapılur nisbet sana bir genc-i hüsn
Hansı gencün ejderi zülf-i perişanunca var
(Sana benzeyen bir hazine nerede bulunur?
Hangi hazineyi bekleyen ejderha senin dağınık saçlarına benzer.)
Hansı gülşen-i bülbülin derler Fuzuli sen kimi
Hansı bülbül nalesi feryad-u efganunca var
(Fuzuli, hangi gülbahçesinin bülbülünün sana benzediğini söylerler?
Hangi bülbülün iniltisi senin haykırışın gibidir?
* * * *
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı
Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı
Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı
Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı
Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı
Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı
Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı
Diğer önemli eserleri ise şunlardır:
-Arapça Divanı
-Farsça Divanı
-Türkçe Divanı
-Şikayetname
-Leyla vü Mecnun
-Hadikatü’s Süeada
-Hef-Cam
-Su Kasidesi

Nef’i Hiciv ve Kaside Şairi - Nedir Ödev İndir

Nef’i Hiciv ve Kaside Şairi
Gerçek adı Ömer olan ve iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden anlaşılan Nef’i, 17. yüzyıl Osmanlı şairlerindendir. Çok genç yaşlarda şiir yazmaya başlayan Nef’i gelmiş geçmiş en yetkin kaside üstadı olarak kabul edilir. Ayrıca bir kaside türü olan hiciv konusunda oldukça önemli bir isim olup, en güzel ve önemli hicivleri yazan da yine Nef’i'dir. Nef’i tahmini olarak 1570 yılı civarında Erzurum’da doğmuştur. Bu yüzden ona Erzenur’ Rumi de denir. Arapça ve Farsça’ya çok hakim olan Nef’i, Hafız divanı, Şadi’nin Gülistanı gibi pek çok önemli eseri okudu. Nef’i'nin ilk mahlası “zarri”dir. Bu mahlas “zararlı” manasına gelir. Daha sonra Erzurum defterdarı olan Müverrih Ali bey Zarri’nin şiirlerini görmüş, çok beğenmiş ve “sen zarri(zararlı) değil, ancak nefi(yararlı) olursun” demiş ve şairin adı Nef’i olarak kalmıştır. Nef’inin eserleri: Türkçe Divan, Arapça Divan, Siham-ı Kaza (hicivlerini topladığı eser) dır.

Nef’i, I. Ahmet döneminde İstanbul’a gelmiş ve kısa sürede tanınmıştır. Maden mukataacılığı, maden katipliği, çeşitli katiplikler gibi çeşitli devlet memurluklarında çalışmıştır. Nef’i, I. Ahmet’in yanı sıra, II. Osman ve IV. Murat’ın padişahlıkları dönemlerini de görmüştür. Özellikle IV. Murat’ın zamanında yazdığı kaside ve hicivlerle bu padişahın gözüne girdi ve ününün doruğuna ulaştı. Özellikle dönemin müftüsünün kendisi için kafir demesinin üzerine yazdığı şu kaside oldukça ünlüdür;
Müftü efendi bize kâfir demiş
Tutalım ben O’na diyem müselman(müslüman)
Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere
İkimiz de çıkarız orda yalan.

Yine bir başka hiciv örneğine bakacak olursak; kendisine köpek diyen biri için söylediği hiciv örneği;
Tahir Efendi bana kelp demiş
İltifadı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir.
Yazdığı hicivler yüzünden Nef’i'nin başı dertten kurtulmamıştır. IV. Murat genellikle onu korusa da pek çok kez zindana atılmaktan kurtulamamıştır. Öyle ki Yaşadığı dönemde Sadrazamlara bile ağır küfürler içeren hicivler yazıp zindanlara atılıp yine dönemin padişahı tarafından affedilmiştir.
Nef’i'nin ölümü de hicivleri yüzünden olmuştur; IV. Murat artık en sonunda Nef’i'ye hiciv yazmayı yasaklamıştır. Nef’i bu durumda, aklına gelen yeni hicivler olsa da bu hicivleri dillendirmemiştir. Fakat bir gün IV. Murat “var mı yeni hiciv?” diye sorduğunda “var padişahım” deyip IV.Murat’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı bir hicvi okur. Aslında padişah bu hicvi çok beğendiyse de Bayram Paşa doğal olarak memnun kalmamıştır ve padişah da Bayram Paşa’nın baskılarına dayanamayıp 1635 yılında Nef’iyi boğdurtarak öldürtmüştür.
Nef’i'nin idamıyla ilgili, bir de çok bilinen bir efsane vardır; efsaneye göre, aslında Nef’i'nin idamı son anda iptal edilip Nef’i affedilmiştir. Zenci olan infaz memurunun idamla ilgili kağıdı yazarken kağıda siyah mürekkep damlatması üzerine Nef’i, kendini tutamamış ve “kağıda terinizi damlattınız” demiştir. Artık bu olaydan sonra affedilme şansını kaybeden Nef’i'nin idamı kaçınılmaz olmuştur.
Nef’i, oldukça yetkin ve mükemmel kasideler yazmasının, mükemmel bir şair olmasının yanı sıra, kendinin mükemmelliğinin farkndadır ve kendisini oldukça fazla metheder. Kasideler bilindiği gibi birini övmek için yazılırlar. İşte Nef’i kasidelerinde kendisini övdüğü de olmuştur. En azından bir dizede kendisinin mükemmel sanatından bahseder. mesela aşağıdaki şiire baktığımızda bunun bir örneğini görürüz;
Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım
Gamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi ahır
Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdım
Seyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin
Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdım
Ma’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât
Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdım
Sihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î
Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdım
Kasidenin açıklamasına bir bakalım;
Düşmana yüz vermediğinden naz sanırdım
(Meğer) çok lütuf imiş ben az sanırdım
Gülümsenle cihana beni rezil eyledin
Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdım
Yüzünün aynadaki yansımsını görmesem
Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdım
Yapıcı olduğunu bilmezdim böyle harabat
Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdım
Sihir yaptığı yeni senden işittim
Nef’i yoksa sözünü hep icaz sanardım.
Özellikle son dizede Nef’i kendini övmüştür. İcaz sözü en mükemmel şeklinde kullanmaktır. Nef’i kendi kendine diyor ki; “şiirlerini icazlı sanırdım ama bunlar meğer sihirmiş” Yani icaz muhteşem ve zor bir sanat olduğu halde Nef’i kendisinin icazı da aştığını, şiirlerinin mükemmeliğinin ancak sihirle açıklanabileceğini söylemiştir.
Nef’i ile ilgili bir rivayet daha vardır; IV. Murat, Siham-ı Kaza’yı okurken ayağının dibine yıldırım düşmüş, bu durumu olumsuz yorumlayan padişah, Nef’i'ye bir daha bu kadar kuvvetli hicivler yazmayı yasaklamıştır.
Siham-ı Kaza’dan:
Gürci hınzırı a samsun-ı muazzam a köpek
Kande sen kande nigehbani-i alem a köpek
Vay ol devlete kim ola mürebbisi anun
Bir senin gibideni cehl-i mücessem a köpek
Ne gune kaldi meded devlet-i Al-i Osman
Hey yazuk hey ne musibet bu ne matem aköpek
Ne ihanetdür o sadra bu zamanda ki anun
Olmaya sahibi bir Asaf-ı kerem a köpek
Hidmet-i devlete sair vüzeradan göreler
Bir fürumaye koca ayuyı akdem a köpek
Bu mahlallerde ki Bagdadı ala şah-ı Acem
Arz-ı rumu ede teshir Abaza hem a köpek
Sattınız iki soysuz bir olup hanlığı
Kimseyietmedünüz bu işe mahrem a köpek
Paymal eylediniz saltanatın ırzını hem
Yok yereoldı telef ol kadar adem a köpek
Hiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain
Tutalım olmamış ol fitne muazzam a köpek
Sen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır
Ne turur saltanatun sahibi bilsem a köpek
Ehl-i dil düşmeni din yoksulu bir melunsun
Öldürürlerse eğer can-be-cehennem a köpek
Böyle kalur mu soysuzlar elinde devlet
noldu ya gayret-i şahenşeh-i azam a köpek
Hak götürdü arabı gitti hele dünyadan
Kim götürse akabince seni bilmem a köpek
File nacar meger yükledeler tabutunu
Çekemez cife-i murdarunu adem a köpek
Filler de çekemezse ne acep laşeni kim
Var mı bir sencileyin div-i mülahhem a köpek
Sen soysuz eşek ol Kirliorospu yaraşur
Bindürüp sırtına teşhir edersem a köpek

Aşık edebiyatı, aşık olarak adlandırılan saz şairleri - Nedir Ödev İndir

Aşık edebiyatı, aşık olarak adlandırılan saz şairlerinin eserlerini kapsayan bir edebiyat türüdür. Kim tarafından nerede ne zaman söylendiği ve kayda geçirildiği belli olmayan bazı şiirlerde bu sınıfa dahil edilebilir. Bu edebiyat türü şehirlerde, ilçelerde, kahvehanelerde, esnafların bir araya geldiği loncalarda, uğrak yeri olan misafirhanelerde, yöresel etkinliklerde, kimi zaman düğün ve toplumsal etkinliklerde, panayırlarda, köy ve kasabalarda aşıkların sazları yardımıyla kendilerine ait şiirlerini yada halk hikayelerini topluma anlatmasıyla geçekleşir. Diğer edebiyat türlerinden tamamiyle farklıdır. Aşık edebiyatının içeriği ve dili kesinlikle değişik olmakla birlikte onu icra eden kişinin bazı özelliklerini de üzerinde taşır. İyi bir eğitim görmek yada yüksek tahsil yapmak aşık edebiyatı için hiç önemli değildir. Onun için önemli olan halkla bir bütün olmak ve yaşanılan duygu ve düşünceleri, şahsın kendi hisleriyle harmanlayarak topluma anlayabileceği en sade şekilde anlatmasıdır.


Bazı aşıklar kimi zaman başlarından geçen olayları eserlerine yansıtmakta ve çıkarılan öğüt ve dersleri eserlerine eklemektedirler. Aşık edebiyatının başlangıcı incelendiğinde 16. yüzyılda başlamış olduğu ve halen günümüzde kadar devam ettiği görülmektedir. 17. yüzyılda bu edebiyata benzer bir takım türevleri meydana gelmiş ancak Aşık edebiyatına dahil edilmemiştir Çünkü Medrese ve tekke kültüründen yetişen kişilerin eserlerine çoğu zaman divan şiirinin dil, vezin, mecaz ve nazım biçimlerini karıştırması buna sebep olmuştur.
Aşık edebiyatının kökü aslında Türk ırkının ana vatanı olan Orta Asya’ya kadar dayanmaktadır. Zaten günümüz ve eski şairlerin (aşıkların) sazlarını ellerine alarak yurdu ve yabancı toprakları diyar diyar gezmeleri bu göçebeliğin bir neticesidir. Bu sayede Aşık edebiyatı gelişmiş hem toplum nezlinde hem de onu sevenlerin gönlünde bir taht kurmuştur.
Her ne kadar Aşık edebiyatı 17. Yüzyılda zirveye ulaşmışsa da 19. yüzyılın sonlarına doğru etkisini kaybederek gerileme dönemine girmiştir. Aşık edebiyatı güçlü olduğu dönemlerde yalın ve sade olmasına rağmen divan şiirini bile etkilemiş ve divan edebiyatına hakim olan bazı şairler üzerinde etkisini göstererek onlara bir takım ilhamlar vermiştir. Nedim ve Şeyh Galip gibi bir çok Divan şairi aşıklık yolunda bazı eserleri olan kişiler arasında yer almaktadırlar.
Aşık halk edebiyatının genel özellikleri incelendiğinde şairlerin şiirlerini ve buna benzer yazımlarını eğer okuma yazma biliyorlarsa cönk adını verdikleri bir defterde biriktirdikleri görülür. Aşıklıkta amaç içi dışı bir ve sade olmaktır. Şiirler icra edilirken halk dili kullanılmalı halka yabancı ve uzak cümleler tercih edilmemelidir. Koşma, semai, destan, varsağı tarzında nizam şekilleri kullanılır. Şiirlerin içeriğinde çoğu zaman aşk, acı, özlem ,sevgi, savaş, gurbet, ayrılık gibi hem toplumsal hem de kişisel öğeler yer alır. Nazım birimi dörtlüktür ve genellikle yarım ile cinaslı kafiye tercih edilir. Şiirler de yöresellik ağır basmakta ve şair şiiri söylerken çoğu zaman önceden hazırlanmadığı için o anlık duygularla eserini icra etmektedir. Şiirlerde çoğunlukla teşbih ve teşhis yapılmakta ve şair hayal ürünü (masalımsı olaylara) hiç yer vermemektedir. Son olarak şiirler konularına göre ayrılmakta ve bu konular koçaklama, güzelleme, taşlama ve ağıt isimleriyle adlandırılmaktadır.

Türk Halk Edebiyatı Tarihi - Nedir Ödev İndir

Türk Halk Edebiyatı Tarihi
Halk edebiyatı, esas olarak halkın, halktan kişilerin oluşturduğu bir edebiyattır. Nasıl ki Divan Edebiyatı, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati gibi edebi topluluklar aydın kişilerce idame ettiriliyorsa, Halk Edebiyatı da halk tarafından, hatta belki de hiç eğitim almamış kişilerce idame ettirilir.
Halk edebiyatı, sanatçısı belli olmayan ve sanatçısı belli olan eserlere göre ikiye ayrılır. Sanatçısı belli olmayan eserlerin oluşturduğu edebiyata Ortak Halk Edebiyatı veya Anonim Halk Edebiyatı, sanatçısı belli olanlara ise Sanatçısı Belli Halk Edebiyatı veya Anonim Olmayan Halk Edebiyatı denir.
Anonim Olmayan Halk Edebiyatı, islamiyetin kabulünden sonra iki kola ayrılmıştır: bunlardan birincisi Aşık Edebiyatı, ikincisi ise Tasavvuf Edebiyatı ya da Tekke Edebiyatıdır. Aşağıdaki tablonun Halk Edebiyatı kısmından bu kollar görülebilir;


Halk Edebiyatı, tarih öncesi çağlardan başlayarak zamanımıza dek süregelen sözlü bir edebiyattır. Bu edebiyat halk dilinin bir ürünüdür. Halk Edebiyatı ürünleri ya söylendikleri sırada, ya da sonradan başkaları tarafından yazıya geçirilmiştir.
İlk zamanlarda şiirler, şairin çaldığı bir saz eşliğinde söylenir, yine onun yaptığı rakslarla desteklenirdi. Zaman ilerledikçe raks bırakılmış, fakat saz eşliği, zamanımıza dek bir gelenek halinde süregelmiştir.
Şimdi Halk Edebiyatının kollarında göre nazım tür ve şekillerine deyinelim;
A. Anonim Halk Edebiyatı Nazım Tür Ve Şekilleri
Anonim Halk Edebiyatındaki eserlerin söyleyeni belli olmadığı için, bu eserler milletin ortak malı sayılır. Asırlardan beri ağızdan ağıza söylenegelen ve birçok eklemelere veya çıkarmalara uğrayan, değişen nazımlardır. Fakat bunların içinden bazılarının yazarı bilimsel çalışmalar sonucunda bulunabilmekte ve bu nazımlar anonimlikten çıkartılabilmektedir. Anonim nazım şekilleri şunlardır;
1. MANİ:
Mani, yedi hecelik hece ölçüsüyle söylenmiş, dört mısralık bir nazımdır. Yalnız bazı manilerde (örneğin cinaslı maniler veya artık mısralı maniler) bu kural bozulabilir. Dört mısralık manilerde birinci, ikinci ve dördüncü mısralar uyaklıdır. Yani maninin uyak düzeni aaxa şeklindedir. Maninin ilk iki mısrası doldurmadır. Bunlarda pek anlam aranmaz. Asıl anlam son iki mısradadır. İlk iki mısra, bir nevi son iki mısranın hazırlayıcısıdır.
Cinaslı maniler daha çok İstanbul manileridir. kafiyelerinin cinaslı (yazılışı aynı anlamları farklı) olması, anlamı daha güçlü bir duruma getirdiği gibi, söylenişi daha sanatlı yapar. Cinaslı manilerde ilk sözcük, kafiye hazırlığı içindir.
Saçımda siyahım var
Bülbül gibi âhım var
Göz gördü gönül sevdi
Benim ne günahım var.
Cinaslı mani: Sürüne
Madem çoban değilsin
Ardındaki sürü ne?
Ben bir körpe kuzuyum
Al kat beni sürüne
Beni böyle yandıran
Sürüm sürüm sürüne.
Artık mısralı mani: Derdim var beller gibi
Söylemem eller gibi
Kalbimin hüzünü var
Yıkılmış iller gibi
Gözlerimden yaş akar
Bulanmış seller gibi.
2. NİNNİ:
Ninniler, ilk anlam olarak bebekleri uyuturken söylenen parçalardır. Dörtlüklerle söylenir. Tek dörtlük halinde ninniler olduğu gibi, birden fazla dörtlükle söylenen ninniler de vardır.
Bazı aydın şairlerimiz de ninni türünden faydalanmışlardır.
Ninni diyem uykun gelsin
Uzak yoldan baban gelsin
Allah uzun ömür versin
Ninni nazlı yavrum ninni.

3. AĞIT:
Yazarları belli olan ağıtların yanında, anonim olan pek çok ağıt da vardır. Bu ağıtlar dörtlüklerle söylenir ve dörtlük sayısı sınırlı değildir. Ağıt, ölen bir kimsenin arkasından söylenen şiirlerdir. Daha eski karşılığı sagudur. Bazı kimseler bu türü destan veya türküyle karıştırırlar ki bu çok yanlıştır. Çünkü destan ve türkünün karakterleri çok başkadır. Bununla birlikte bir destanın için ağıt veya sagu olabilir.
Anonim ağıtlar, daha çok genç kızların, yiğit delikanlıların ölümüne yakınmak için söyledikleri manzumelerle, bir gelinin baba ocağından ayrılmanın verdiği üzüntüyü ifade etmek için sıraladığı mısralardan meydana gelir. Görülüyor ki nadir de olsa ağıt ölüm dışı konularda da yazılabilir.
Ağıt söylemeye Halk Edebiyatında ağıt yakma denir. Anonim ağıta bir örnek;
Kerbelanın suyu çağlayıp akar
Susuzlar uzaktan su deyip bakar
Hararetten cigerim hep yanar
İki gözüm nuru İmam Hüseyin…
4. TÜRKÜ:
Anonim Halk Edebiyatında çok geniş bir yer kaplayan türkü, aşk, tabiat, güzellik gibi lirik konuları işler. Savaş ve yiğitlikler üzerine (yani epik konular) söylenmiş türküler de vardır. Fakat bunlar destanımsı özellik taşırlar.
Asırlardan beri söylenegelen ve halkın ortak malı olan türkülerin bazı değişimlere uğraması doğaldır. Değişme ne şekilde olursa olsun halkın ortak duygusunu içtenlikle yansıtması bakımından ayrıca bir özellik taşıdığı su götürmez bir gerçektir.
Ölçü ve kafiyeleniş bakımından destan ve koşmaya benzeyen türkü, öteki nazım türlerinden, şekilden çok beste bakımından ayrılır ve melodilerin bölgesel özelliklerine göre Urfa ağzı, Bozlak ağzı, Türkmâni gibi ayrımlar gösterir.
Türküler, şekil bakımından sözcükleri değişen mısra kümeleriyle, hiçbir sözcüğü değişmeden yinelenen mısra ya da mısra kümelerinden meydana gelir. değişen mısra kümelerine bend, değişmeden yinelenen mısralara da kavuştak denir. Kavuştak, Halk Edebiyatının etkisiyle türeyen Divan Edebiyatındaki şarkının Nakaratının karşılığıdır
Türkü hece ölçüsünün her kalıbıyla söylenebilir. Fakat birçok kez .semai kalıbı olan 4+4 lük kalıpla ya da koşma kalıpları olan 11 li ölçüyle söylenir.
Türkülerin kafiyeniş şekli genelde (abab/aaab/cccb…) şeklindedir. Bazı türkülerin mısra başlarında ya da sonlarında ah! of! aman!… gibi iç burkulmalarını anlatan sözcükler bulunabilir.
Kızım kızım kınalı kızım,Kızım kızım kınalı kızım,
Seni bir sarraf isteyor vereyim ona.
Ana ben varmam ona,
Onda altın çoktur, saydırır bana.
Seni bir bakkal isteyor, vereyim ona,
Ama ben varmam ona,
Bakkalın yemişi çoktur, yedirir bana.
Kızım kızım kınalı kızım,
Seni bir kasab isteyor, vereyim ona.
Ana ben varmam ona,
Kasabda et çoktur, kıydırır bana.
Kızım kızım kınalı kızım,
Seni bir hallaç isteyor, vereyim ona.
Ana ben varmam ona,
Hallacın pamuğu çoktur, attırır bana.
Kızım kızım kınalı kızım,
Seni bir terzi isteyor vereyim ona.
Ana ben varmam ona,
Terzinin dikişi çoktur, diktirir bana.

B. AŞIK HALK EDEBİYATI:
Aşık Edebiyatı, Halk Edebiyatının din dışı ve kişisel bir koludur. Bu kolun içine saz şairlerinin eserleriyle saz çalmayan halk şairlerinin eserleri girer. Bu çeşit saz ve halk şairlerine aşık denir. Kimi şairler, şiirlerini çaldıkları sazla bir melodiye bağlayarak okur, kimi şairlerse sazsız söylerler ancak ortak konu maddi aşktır. Sazla şiir söyleyen şairlere saz şairi de denilebilir. Aşıkların şiirlerinde dinsel etki ve tasavvuf yoktur. Doğrudan doğruya tabiat güzelliklerini ve insana ait güzellikleri şiirlerine konu edinirler. Bu konular dışında sosyal olayları da dile getiren aşıklar vardır.
Aşık denen şairler şiirlerini diyar diyar dolaşarak köy yollarında, kahvelerde ve meydanlarda okurlar; şiirlerini geniş halk kitlelerine ulaştırırlar. Bu halk şairleri şiirlerini cönk denen defterlere yazarlar. bu defterler, Halk Edebiyatının temel kaynaklarını teşkil ederler.
Bu noktada, yeni vefat eden ve son dönemin en yetkin halk şairlerinden olan Neşet Ertaş’ı rahmetle anmadan geçmeyelim.
Şimdi bu edebiyatın nazım şekil ve türlerini açıklayalım;
1. KOŞMA:
Koşma dörtlüklerle yazılır. En az üç, en fazla beş dörtlükten meydana gelirler. kafiyelenişi abab/cccb/dddb… şeklindedir. Son dörtlüğün mısralarının birinde şair kendi adı ya da mahlasını söyler. Birinci dörtlüğün kafiyelenişi bazen değişiklik gösterebilir. Fakat genel olarak yukarıda bahsedildiği gibidir. Koşmalar Divan Edebiyatındaki gazellerin karşılığıdır diyebiliriz. Nasıl ki Divan Edebiyatında gazeller çok yer tutuyorsa Halk Edebiyatında da en çok kullanılan tür koşmadır. Koşmaların konuları da genel olarak gazellerdeki gibi aşk ve tabiat güzellikleridir. Böyle koşmalara güzelleme de denebilir.
Divan Edebiyatının etkisinde kalarak koşmalarında şaraptan söz eden halk şairleri de vardır. Fakat bu genellik göstermez. Bazı Halk şairlerimiz de yine Divan Edebiyatının etkisinde kalarak Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalar kullanmışlardır fakat yine bu durum bir genellik göstermez.
Koşmalar 11′li hece ölçüsüyle yazılırlar. Kalıp olarak da (6+5) veya (4+4+3) kullanılır.
Vara vara vardım ol kara taşa,
Hasret ettin beni kavim kardaşa,
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa,
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Karacoğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
(Karacaoğlan)
2. SEMAİ:
Semai aslında bir güzelleme çeşitidir ve koşmayla çok benzerlik gösterir. Semai de koşma gibi ask ve tabiat güzelliklerini konu edinir ve dörtlüklerle yazılır. Kafiyelenişi de koşma gibi aaab/cccb/dddb… şeklindedir. Semai, koşmadan üç hususta ayrılır. Bu hususlardan ilki, semainin özel ve kendine has bir besteyle söylenmesidir. İkincisi, ölçüdür; koşma 11′li hece ölçüsüyle yazılırken, semai 8′li hece ölçüsüyle yazılır. Üçüncü fark ise koşmada dörtlük sayısı sınırlı iken semainin dörtlük sayısı sınırsızdır.
Karacaoğlan’ın aşağıdaki şiiri oldukça ünlüdür ve bu şiir bir semai örneğidir.
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi bağrıma batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye
Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye
Karac’oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye
3. VARSAĞI:
Varsağı, sadece Türk Edebiyatına ait ender türlerden biridir. Varsağı, koşmaya benzer fakat özel ezgisi olması bakımından semai gibi türkü cinsindendir. Varsağı, daha çok güney bölgemizde ve Toroslarda yerleşmiş olan Varsak Türkmenleri arasında yaşayan halk şairlerimiz tarafından söylenir.
Varsağı, sekizli hece ölçüsüyle yazılır. kafiyeleniş şekli koşma ve semai gibidir. Fakat varsağılarda bre! hey! gibi ünlemler sıklıkla yer alır ve şiir “erkekçe” bir eda taşır.
Bre ağ(a)lar bre beyler
Ölmeden bir dem sürelim
Gözümüze kara toprak
Dolmadan bir dem sürelim
4. DESTAN:
Halk edebiyatında bir nzım türü olan destan, şekil bakımından koşmaya benzer. 11′li ve 8′li hece ölçüsüyle yazılır. Kafiyeleniş şekli koşmadaki gibidir. Destanın koşmadan ayrıldığı noktalar ezgi ve konudur.
Sanatçısı belli olan destanların son dörtlüğünde şairin adı geçer. Sanatçısı belli olmayan destanlar ise Aşık Edebiyatına değil, Anonim Halk Edebiyatına aittir.
Destanlar genellikle kahramanlık olaylarını ele alır. Fakat bunun yanısıra toplumu ilgilendiren isyan, yangın, kıtlık, salgın hastalık ve doğa afetleri gibi olaylarla ilgili destanlar da yazılmıştır.
İptida Bağdat’a sefer olanda
Atladı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar kaptı sancağı
İletti bedene dikti Genç Osman
Eğerleyin kıratımın ikisin
Fethedeyim düşmanların hepisin
Sabah namazında Bağdat kapısın
Allah Allah deyip açtı Genç Osman
Sultan Murat eydür gelsin göreyim
Nice kahramandır ben de bileyim
Vezirlik isterse üç tuğ vereyim
Kılıcından alkan saçtı Genç Osman
Kul Mustafa karakolda gezerken
Gülle kurşun yağmur gibi yağarken
Yıkılası Bağdat seni döğerken
Şehitlere serdar oldu Genç Osman
(Kayıkçı Kul Mustafa)
C. TASAVVUF EDEBİYATI:
Tasavvuf Edebiyatı Halk Edebiyatının önemli bir kolu olmasının yanısıra, din ile ilgili tek koludur. Bu edebiyatı oluşturan şairlerin hemen hepsi medrese eğitimi görmüştür. Bu sebeple Arapça ve Farsçaya hakim olan şairler aruz ölçüsünü de kullanmışlardır. Aruz ölçüsünün kullanılması, bu kolu diğer Halk edebiyatı kollarından çok keskin bir şekilde ayırır.
Tasavvuf konusu çok derin ve uzun bir konu olduğundan bu yazımda tasavvuftan bahsedemeyeceğim. fakat temel olarak dini konular ve şiirler tasavuf edebiyatını kapsar. Bu kolun nazım tür ve şekilleri de bu doğrultuda şekillenmiştir
Tekke’ye yeni gelen şair ve sufi adaylarına bilgi ve öğüt vermek amacıyla yazılan şiirlere hikmet denir.
Belli bir besteyle dini konuları işleyen, bu türün ana şiirlerine ilahi denir. (Aşık Edebiyatındaki koşma, Divan Edebiyatındaki gazel bu şiirlerin karşılığıdır) İlahiler bektaşi edebiyatında nefes adını almışlardır.
Tekke önderlerinin tarikatlarındaki sufilere yol göstermek amacıyla yazdıkları öğütler içeren şiirlerine nutuk denir.
Tasavvuftaki devir nazariyesini anlatan şiirlere devriye denir. ( Tasavvuf çok geniş bir konu demiştim. Bu yüzden tasavvufu ayrı bir yazımda ele alıp devir nazariyesini orada uzun uzadıya açıklayacağım. ilgilenenler o yazıya bakabilirler)
Ana konusu Allah’ a yakarış ve dua olan şiirlere şathiyye denir.
Tasavvuf Edebiyatı nazım türlerinden birçoğu saz şairlerinin koşma, semai ve varsağıları gibi özel ezgilerle söylenir. Yani tekke şairlerinin birçoğu saz çalar. Bunların din dışı saz şairlerinden ayrılan en önemli farkları bütün manzumelerini dini konularda söylemeleridir.

Tanzimat Edebiyatı Türk edebiyatında, batılı anlamda ilk edebi topluluklar - Nedir Ödev İndir

Tanzimat Edebiyatı Türk edebiyatında, batılı anlamda ilk edebi topluluklar Tanzimat Fermanı sonrasında görülmeye başlanmıştır. Edebi toplulukların ilki Tanzimat Edebiyatçıları olmuştur.

Tanzimat Edebiyatı, 1860 yılında Şinasi’nin Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkarmasıyla başlar ve 1895 yılına kadar faaliyetini sürdürür. Bu edebiyat hareketi, Avrupa’dan etkilenmiş bir edebiyat hareketidir. Bu yüzden toplumda hızlı bir değişme ve yenileşme göze çarpmaktadır. Bu dönemde Avrupa toplumları örnek alınmış ve toplumda taklit edilmeye başlanmıştır.
Bu devirde dikkat çeken nokta eski dönemin edebiyatı olan Divan Edebiyatı’nın dışlanmasıdır. Tanzimat edebiyatının ilk yıllarında Divan edebiyatı hor görülmüş, küçük düşürülmeye çalışılmış, Fransız edebiyatı örnek alınmış ve bu edebiyatın türleri kullanılmaya başlanmış, Fransız edebiyatına uygun bir dil oluşturma çabası gözlenmiştir.

Türk toplumuna Avrupa’nın kültürünü tanıtmak ve aşılamak isteyen Türk aydınları, sosyal bir misyon üstlenmişlerdir. Bunu gerçekleştirmek için de gazete, roman, hikâye türlerine yer vermeye başlamışlardır.
Tanzimat’ın önemli şahıslarından olan Şinasi, Avrupa medeniyetinin özelliklerini halka anlatır. Amaca ulaşmak için de bilgisizlikle mücadele etmek gerektiğini ve halkın yaşam standartlarının artırılması gerektiğini belirtir. Bunu yapabilmek için en önemli araç olarak gazeteyi görür. Halkla iletişime geçebilmek için sade ve basit bir dil kullanmaya başlar. Yazı dilinin halkın konuşma diline yaklaşmasının zorunluluğundan bahseder. Bu sayede, dil halkı geliştirmede kullanılan temel araç vazifesini görür. Bu konuda Mehmet Kaplan, “Tanzimat nesli, Batı medeniyetinin üstünlüğünü kavradıktan sonra Batı dilleri ile yazılmış kitapları okumaya, çevirmeye ve taklit etmeye başlar. Bunun neticesi olarak, medrese, ilim ve felsefe ile Arap ve Fars edebiyatları değerini kaybeder ve zamanla eski kitaplar okunmaz hale gelir.”der.
Tanzimatçılar için sanat, toplum içindir. Batı’nın edebiyat akımlarından realizm, romantizm, natüralizm, sembolizm ve parnasizm bu dönemde Türk edebiyatına girmeye başlamıştır. Önceleri işe çeviri ve taklitle başlayan Türk yazarları, sonra Avrupa’dan örnek alarak eserler meydana getirmiştir.

Bu dönemin önemli edebi kişilikleri, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem, Nabizade Nazım ve Samipaşazade Sezai’dir.
Şinasi’de ilk yenileştirme uğraşları Fransa’dan ilk dönüşü ile başlar. Gitmeden Reşit Paşa’ya yazdığı kaside ile dönüşünden sonra yazdığı üç kaside karşılaştırıldığında Şinasi’nin dili, üslubu ve temalarındaki farklılıklar göze çarpar. Son yazdıklarında akılcı etkinin görülmesiyle, Türk edebiyatındaki rasyonalizmin ilk temsilcisi olur. Şinasi, batı şiirinin özelliklerini çok iyi bilse de uygulama aşamasında pek başarılı olamamıştır.
Arz-ı Muhabbet
Eşi yok bir güzeli sevdi beğendi gönlüm
Kıskanır kendi gözümden yine kendi gönlüm
Gahi hasret iken ol sineye sinem kavuşur
Sorma gönlümde olan derd-i muhabbet savuşur
Yaseminden bile naziktir o boy bos onda
Sarmaşık vari sarılsam eğilir ol anda
Canda ülfet edeli öyle civan dilber ile
İstemem gayrisini hur ü melek olsa bile
Şinasi
Ziya Paşa, 1860 yılından sonra Batı etkisindeki Türk edebiyatına yönelmiştir. Şiirlerinden çok düşünceleriyle bu edebiyatı geliştirmiştir. Ziya Paşa’nın şiirlerinin çoğunluğu dış şekil açısından Divan nazmı özelliği gösterir. Tanzimat’ta aşk konusunu en çok işleyen kişi olan şair, şiirlerinde Divan edebiyatından kopamamıştır. Ancak, onda dikkat çeken unsur sosyal ve felsefi şiirlerinde yer vermiş olduğu düşünceleridir.
Türkü
Akşam olur güneş batar şimdi buradan
Garip garip kaval çalar çoban dereden
Pek körpesin esirgesin seni Yaradan
Git sürüye kurt kapmasın gel kuzucağım
Sonra yardan ayrılısın ah yavrucağım
Çünkü mevlam kul eyledi sana özümü
Bastığın yerlere sürsem yüzümü gözümü
Uyma ağyarın fendine dinle sözümü
Ziya Paşa
Bu dönemin en dikkat çeken şahsiyetlerinden biri de Namık Kemal’dir. Namık Kemal’in şiirlerinde ele aldığı konular; hürriyet, vatan, hak, adalet, kanun ve ahlak gibi unsurlardır. Şinasi’nin kuruluğunun aksine Namık Kemal yazılarında samimidir. Namık Kemal, şiirlerinde öğüt vermemiş, düşünce yapısıyla tamamen Batılı olmuştur.
Recaizade Ekrem ile birlikte Tanzimat edebiyatı yeni bir şekle bürünür. Ekrem’den önceki şairler, halka sosyal mesajlar vermeye çalışırken, Ekrem’den sonraki şairler sosyal sanat anlayışını terk etmeye başlamış, insan ve hayatını eserlerinde işlemeye başlamışlardır. Recaizade ile birlikte şiirin esasları ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Ona göre şiirin tek amacı vardır. O da, güzellik ve estetiktir. Ona göre güzel olan şeyler insan ve doğadır. İyi bir dil ve üslup kullanmaya özen gösteren şair, şiirin özel bir dilinin olması gerektiğini savunur. Şiirlerindeki başlıca konular aşk ve tabiattır. Türk şiirinde kadın gerçek yerini bu dönemde bulmuştur.

Abdülhak Hamit Tarhan, Batı şiirinin tüm özelliklerini ve Türk şiirinde bulunmayan tüm özelliklerini şiirlerinde kullanarak edebiyatımızın mühim şahsiyetlerinden olmuştur. Sahra şiiriyle tabiat tasvirlerinin ilk örneklerini Türk edebiyatına kazandıran şair, bu şiirinde Fransız şiirinin serbest nazmını kullanmıştır. Şairin ilk eşi Fatma Hanım’ı kaybetmesi onun hayatı için bir dönüm noktası olur. Bu sayede sanatı daha dengeli olur. Şairin ölüm ile ilgili düşünceleri ve diğer metafizik problemlerle ilgili düşünceleri, farklı şiirlerinde çelişki gösterir. Bundan dolayı Tezatlar Şairi sıfatını alır. Onun metafizikle ilgili eserlerinde Victor Hugo’dan etkilendiği görülür. Bu dönemde yazdığı Makber, Ölü ve Hacle şiirleri bir grup oluşturur.
Onun şiirlerinde şekil, içerik ve dil açısından bir karmaşıklık vardır. Nazım biçimleri açısından hem Doğu şiirlerinden hem Fransız şiirlerinden etkilenmiş, ayrıca hiçbir akımdan etkilenmediği nazım şekli kendi icadı olan şiirleri de mevcuttur. Bu çeşitlilik onun zengin bir kişiliği olduğunu gösterir.
Makber
Eyvah, ne yer, ne yâr kaldı;
Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden;
Gitti ebede gelip ezelden
Ben gittim o haksâr kaldı.
Bir guşede tarûmar kaldı;
Baki o enis-i dilden, eyvah
Beyrut’ta bir mezar kaldı.

Abdülhak Hamit Tarhan
Melih Cevdet Anday’a göre; Tanzimat şiirinin Batılı olamamasının sebebi, Batı’yı kendine benzeterek almasındandır. Tanzimatçılara göre, Tanzimat şiiri, Divan şiirine göre daha canlı olup Divan şiirindeki zihinsel kavramlar Tanzimat’la birlikte düşünceye dönüşür. Divan şiirindeki duygularda bireysellik ön plana çıkarken, Tanzimat’taki duygular toplumsallaşmaya önem verir. Dış yapı bakımından Divan şiirinde vezinler öne çıkarken Tanzimat şiiri daha serbest bir yapıya sahiptir. Tanzimat şiirinin Divan şiirinden ne kadar farklı olduğu söylense de Divan şiirinin şekilleri, sanatları ve dış yapı özellikleri bu dönemde kullanılmıştır.
Tanzimat döneminde bütün türler içinde en canlı olanı, hayata en yakın olanı tiyatro olmuştur. Tiyatro, olayları, dekorları, kişileri ve hayatı gözümüzün önünde sergileyen bir tür olduğundan bütün sanat türlerini kapsamaktadır.
Tiyatroda yaşanılan devrin problemleri gerçekçi bir bakış açısıyla anlatılır. Tanzimat tiyatrosunda da halka bir şeyler öğretmek amaçlanmıştır. Tanzimat’tan önceki dönemde meddah, karagöz ve ortaoyunu gibi halk oyunları vardır.
Tanzimat’ın ilk yıllarında yazılan tiyatro eserleri oynanmak için yazılırken ilerleyen dönemlerde okunmak için yazılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Türk kadını dini baskılar sebebiyle tiyatroda oynayamamış, bu da Türk tiyatrosunun zarar görmesine sebep olmuştur. İlk yerli tiyatro sahneleri Hoca Naum Tiyatrosu ve Güllü Agop’un Gedik Paşa Tiyatrosu’dur. Bu dönemin ilk tiyatro eseri ise Hayrullah Efendi’nin yazdığı bir dramdır. Yine bu dönemin önemli tiyatro eserleri arasında Şinasi’nin tiyatro eserleri de vardır. Bunlardan en meşhuru Şair Evlenmesi adlı komedidir. Tiyatroda eser veren bir başka önemli edebi kişilik Namık Kemal’dir. Şairin Vatan Yahut Silistre eseri unutulmaz eserlerdendir. Namık Kemal, tiyatroyu ahlak ve lisan mektebi olarak nitelendirmiştir. O dönemin sosyal fayda amacıyla tiyatroyu birleştiren şair, tiyatroyu en faydalı eğlence olarak adlandırmıştır.
Şairin diğer tiyatro eserleri arasında Gülnihal, Zavallı Çocuk, Akif Bey, Kara Bela, Celaleddin Harzemşah gibi yapıtları bulunmaktadır. Kemal’in yazdığı piyeslerde teknik açıdan zayıf kaldığı görülmekle beraber, bu eserlerin arasında en iyisi Gülnihal piyesidir. Bu eser, olayların gelişimi, entrikaların kurulması ve karakterlerin iyi yazılması gibi sebeplerle en başarılı tiyatro eseri olarak kabul edilir.
Türkiye’ye hikâye ve romanın girdiği dönem yine Tanzimat dönemidir. Çevirilerle başlayan bu dönem, taklitlerle giderek gelişmiş ve günümüze kimliğini oluşturarak gelmiştir.
Edebiyatımızdaki ilk roman Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği Telemak adlı romandır.
Tanzimatçılar romanı okuyuculara iki türde aktarmıştır. İlki batılı anlamda romana tam bir geçiş yapılmayıp, halkın anlayacağı seviyede bir dil kullanılarak yazılmış modern halk hikâyeleridir. Bunun temsilcisi olarak Ahmet Mithat örnek gösterilebilir.
Bir diğer tür ise aydınlar topluluğu hedef yapılarak ve doğrudan batılı roman ve hikâye tekniği kullanılarak yazılan romanlardır. Bu dönemin sanatçılarının çoğunluğu bu türü tercih etmiştir. Her iki roman yazım türünde de ortak olan nokta Fransız edebiyatındaki romantizmden sıkça yararlanmak ve romantik aşkları eserlerde işlemektir. Ahmet Mithat, “Roman, garip ve latif bir vakanın hikâyesinden ibaret değildir. O vaka, elbette fenlerden birisine, sanatlardan birkaçına, felsefenin bazı kaidelerine, coğrafyanın bir faslını teşkil eden bir memlekete, tarihin bir fıkrasıyla ilgili olur ki, onlara dair verilen izahat, okuyucuların malumat ve vukuf dairesini genişletir.” der.
Ahmet Mithat, eserlerini halka bir şeyler öğretmek için yazmıştır. Öyle kimi zaman eserini yarıda kesip okuyucuya “Ey Kaari” diye seslenmiş ve konu hakkında okuyucuya bilgi vermiştir. Ahmet Mithat, “Ben edebi sayılabilecek hiçbir eser yazmadım. Çünkü ben, eserlerimin çoğunu yazdığım sırada, memlekette edebiyattan anlamayanlar nüfusumuzun yüzde doksan dokuzunu teşkil ediyordu. Benim emelim de ekseriyete hitap etmek, onları tenvire, onların dertlerine tercüman olmaya çalışmaktı. Zaten edebiyat yapmaya ne vaktim ne de kalemim müsaitti.” der. O, Namık Kemal’in tiyatro ile ilgili “faydalı eğlence” tabirini romana uygulamaya çalışmıştır. Bunu da Mesail-i Muglaka romanının önsözünde belirtmiştir.
Onun romanları en büyüğünden en küçüğüne kadar birçok boyuta sahiptir. Romanlarındaki olaylar çok çeşitli ve boldur. Bundan dolayı romanlarında çok fazla karakter bulunmaktadır. Halka bilgi vermek için olayları farklı yerlerde olmuş gibi anlatır. Bu yerlerin içinde Anadolu, Balkanlar, Batı Avrupa ve Kuzey Afrika vardır.
Tanzimat romancılığında sosyal konulara ilk defa değinen Ahmet Mithat olmuştur. Her hikâye ve romanında kötülere ceza, iyilere mükâfat vermiştir. En başarılı romanları, Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Süleyman Muslu ve Yeryüzünde Bir Melek’tir.
Namık Kemal, eserlerinde insan ruhunu tahlile büyük önem vermiştir. İntibah isimli romanında bir delikanlının aşk hayatını anlatır ve bu romanda entrikası fazla aşk olayları mevcuttur. Bu şekilde Kemal, gençlere hayat tecrübesini erkenden kazandırır. Bunu da kuru kuruya yapmaz, bir aşk içinde yoğurarak verir. Olayların gerçeğe yakın olmasında ve olay ve yer tasvirleri yapılmasında realizmin etkileri görülür. Yazarın diğer romanı Cezmi, edebiyatımızdaki ilk tarihi roman olma özelliğini taşır. Konusu 16.yüzyıl Türk-İran savaşlarıdır.
Bu dönemde göze çarpan bir diğer kişilik Samipaşazade Sezai,”Güzel yazmak kaydıyla en önemsiz şeylerden bile bir hikâye çıkarılabilir.” der. Ayrıca şair, iki önemli şahsiyet arasında kaldığını da belirtir. Sezai’nin etkilendiği bu iki önemli şahsiyet Namık Kemal ve Abdülhak Hamit’tir. O, “Abdülhak Hamit beni nazma teşvik ederdi, Namık Kemal’in de nesrinin tesiri altında idim.” der. Sergüzeşt, Küçük Şeyler, Rumuzü-l Edep ve İclal eserleri dışında eseri bulunmayan sanatçı, bu romanlarında da bu iki özelliği ifade eder. Birisi Namık Kemal’in etkisiyle meydana gelen Doğu’ya olan eğilim, diğeri ise Fransız realistlerinden etkilenmesiyle oluşan eğilimdir.
Sergüzeşt eserinde bir konaktaki paşanın oğlu ile bir cariyenin aşkı anlatılır. Romanda yazar, kendi gözlemlerine yer vermiş olsa da, cariyenin çekmiş olduğu acıları anlatmada başarısız olmuş, bunun için Victor Hugo’nun Sefiller eserinden yararlanmıştır. Bu eser, Batı medeniyeti ve Doğu medeniyeti arasında kalmış, ikiliği yansıtan bir eser olmuştur. Buna karşın roman, konağın içini realist bir üslupla aktarmıştır.
Recaizade’ye göre, gerçek edebiyat, insan hayatını ve tabiat gözlemlerini gerçek bir bakış açısıyla anlatmaktan ve hayatı, insanları sürekli gözlemekten geçer. Konusu gerçek hayattan alınmış hikâye ve romanlar insanlarla ilgili olayları ve durumları sadakatle yansıtan birer ibret aynasıdır.
Araba Sevdası, Muhsin Bey ve Şemsa adlı roman ve hikâyeleri olan yazarın en meşhur eseri Araba Sevdası’dır. Yazar, bu eserinde Bihruz Bey’in hayatını anlatır. Bihruz Bey’in bütün yaşamı alafranga giyinmek, alafranga yaşam kurallarına biraz da olsa uymaktır. Türkçeyi bile doğru dürüst konuşamayan Bihruz Bey’in evinde bir Fransızca öğretmeni ve Fransız bir hizmetkâr bulunur. Bihruz Bey saf, basit ve zıpır bir bireydir. Zaman zaman bu özellikleri okuyucuyu güldürse bile, yaza bundan gocunmaz ve bu şekilde yanlış bir sosyal davranışı anlattığını düşünür. Romanın karakterleri ve olayları tamamen günlük hayattan alınmıştır, karakter ve olay tasvirlerinde realist bakış açısı görülür.
Bir başka Tanzimat yazarı olan Nabizade Nazım’ın Zehra isimli romanı, Yadigârlarım, Zavallı Kız, Bir Hatıra, Kara Bibik, Sevda gibi pek çok hikâyesi vardır. Zehra romanının önsözünde realizm ve natüralizmin açıklamasını yapan yazar, bu anlattıkları çerçevesinde Kara Bibik’i yazmıştır. Bu eserinde Antalya’nın bir köyü ve köylülerini anlatan hikâye Türk edebiyatının tam anlamıyla realist kabul edilebilecek ilk Türk romanıdır. Nabizade Nazım,”Olaylara kendi duygu ve düşüncelerini katmamak gerçek bir romancının başta gelen ödevlerindendir; bundan hiç ayrılmadım. Kara Bibik’teki duygu, dil ve düşünceler, romanın geçtiği yerlerin öz malıdır, benimle ilgileri yoktur; ben yalnız onları yazıya geçirdim.” der.
Kara Bibik romanının bir başka özelliği köy romanı ve hikâye tarzının ilk örneği olmasıdır. Nazım, bu başarısını Zehra romanında daha da artırmıştır. Realizmin etkisini bu kez ayrıntılı gözlem ve araştırma ile ortaya koyan yazar, karakterlerin tasvirinde ve tahlilinde de başarılı olmuştur. Bu romanda kıskançlık konusunu ele alan Nazım, karakterlerinin psikolojik özelliklerini açıklayarak Tanzimat döneminin ilk psikolojik roman denemesini de yapmıştır.
Başka toplumlarda değişim halktan başlayıp edebiyata etki ederken Türk edebiyatında tam tersi olmuştur. Tanzimat edebiyatında değişim önce aydınlarla başlamış ve daha sonra bu, halka benimsetilmeye çalışılmıştır. Sorunlar temelden çözülmediği için yani değişime halktan başlanılmadığı için halk ve aydınlar arasındaki ikilikler burada da devam etmiştir. Tanzimat devrinin en yararlı yönü, dilin biraz sadeleşmesi ve birçok farklı türün edebiyata kazandırılması olmuştur.
Bu edebiyat akımı, Batıdan alınanları kendi öz yapısıyla birleştirerek yeni bir edebiyat ortaya çıkarmıştır. Bu edebiyat, Türk edebiyatına kazandırdığı ilkleriyle edebiyat tarihimizde önemli bir yer edinmiştir.

Kaynakça:
Akyüz, Kenan, (1990). Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılap Kitabevi, İstanbul.
Aktaş, Şerif, (2002). Yenileşme Dönemi Türk Şiiri ve Antolojisi, Akçağ Yayınları, Ankara.

Kutadgu Bilig 1070 yılında Yusuf Has Hacip - Nedir Ödev İndir

 Kutadgu Bilig 1070 yılında Yusuf Has Hacip tarafından yazılan



Kutadgu Bilig, 1070 yılında Yusuf Has Hacip tarafından yazılan bir eserdir. Türk Edebiyatı’nda İslam kültürünün özelliklerini taşıyan ilk üründür. Kutadgu Bilig, kelime anlamı ile “Kutlu Olma Bilgisi” demektir. Bir çok yönden Türk Edebiyatı için ilklerden olmuştur.
İslam kültürü etkisindeki ilk eser olan Kutadgu Bilig, doğu lehçesi yani Hakaniye Türkçesi ile yazılmıştır. Farsça ve Arapça sözcüklerin de kullanıldığı Kutadgu Bilig, yazarı olan Yusuf Has Hacip tarafından 1070 yılında Doğu Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur. Türk Edebiyatı’nın aruz ölçüsü ile yazılan ilk eseri olma özelliğini de taşıyan bu ölümsüz eser, ayrıca edebiyatımızın ilk mesnevisidir. 6645 beyitten oluşur.
Bu eserde ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği anlatılmıştır. Yazar Yusuf Has Hacip, eserde, bireyin ve toplumun mutlu olabilmesi için izlenmesi gereken siyaseti incelemiştir. Bu açıdan, bir politika kitabı yani siyasetname özelliği de taşır.

Kutadgu Bilig’de dört kişi vardır. Bunlar sembolikleştirilmiş öğelerdir. Gündoğdu adı ile bahsedilen hükümdar, adaleti temsil ederken, Aytoldı adlı vezir mutluluğu, vezirin oğlu Ögdülmüş adlı kişi aklı ve Odgurmuş adlı dindar bir kişi de hayatın sonunu sembolize eder.
Eser, bu dört kişinin karşılıklı konuşması şeklinde işlenmiştir.İyilik etmenin faydaları, bilgi ve aklın meziyetleri, devlet, adalet, çocuk terbiyesi, görgü kuralları, doğruluk, insanlık, dostluk ve evlilik gibi konulara değinilmiştir.
Günümüz Türkçesine çevrilmiş olan Kutadgu Bilig’den örnekler aşağıda verilmiştir.
“Anlatış ve bilgiye tercüman olan dildir, insanı aydınlatan güzel dilin kıymetini bilin.”
“İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla mutluluk bulur.”
“İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dil yüzünden başı gider.”

Osmanlı Servet-i Fünun Edebiyatı ve Edebiyatçıları - Nedir Ödev İndir

Osmanlı Servet-i Fünun Edebiyatı ve Edebiyatçıları


Servet-i Fünun yani diğer adıyla Edebiyat-ı Cedide, padişah II. Abdülhamit döneminin son yıllarında ortaya çıkan edebiyat hareketidir. Bu edebiyatı savunan şairler, Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecine girdiği yıllarda Avrupa’daki yenilikler göze çarpmaktadır. Avrupa’da yaşanan yenilikler zamanla dünyada hızla yayılmaya başlamıştır. Diğer devletleri etkileyen bu değişimler Osmanlı Devleti’ni de etkilemiştir. II. Abdülhamit döneminde yenilikleri kabullenmek istemeyen kesimin çoğunlukta olmasından dolayı istibdat dönemi yaşanmıştır. I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Tanzimat Fermanı ile Osmanlı toplumunda yenileşme hareketleri hız kazanmıştır. II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkan çatışma sosyal, siyasi ve sanat hayatını büyük ölçüde etkilemiştir.
Servet-i Fünun edebiyatı, istibdat döneminin yoğun olarak yaşandığı dönemde gelişmiştir. Çağdaş yaşamdan yana olanlar ve Tanzimat döneminde hürriyetçi fikirleri benimseyenler bu baskı döneminden rahatsız olmuş. Bunun sonucu olarak da Servet-i Fünun edebiyatı meydana gelmiştir.

Servet-i Fünun’un ortaya çıkışını sağlayan nedenler ise, Abdülhamit döneminin sosyal ve siyasi etkileri, Tanzimat devri II. dönem şairlerinin oluşturduğu geniş doğa ve duygu betimlemeleri, Recaizade Mahmut Ekrem’in şiir ve edebiyat hakkındaki yeni fikirleri, 1876-1895 yılları arasında faaliyet gösteren sanatçıların geniş tercüme faaliyetleri, eski ve yeni edebiyat taraftarları arasındaki romantizm-realizm tartışmalarıdır.
Servet-i Fünun edebiyat hareketinin ömrü kısa olmuştur. Çünkü bu edebiyat hareketi, II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkmış, gelişmiş ve sona ermiştir. Servet-i Fünuncuların eser verdikleri bu dönemde Avrupalıların hasta adam diye nitelendirdiği Osmanlı, maddi ve manevi açıdan büyük bir çöküş yaşamaktaydı. 1871 yılına kadar Fransa ve İngiltere kendi çıkarları için Osmanlı’yı Rus Çarlığı ve Avusturya Macaristan’a karşı korumuşlardır.
Servet-i Fünun edebiyatını temsil eden sanatçılar ise, Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ali Ekrem Bolayır, Ahmet Reşit, Süleyman Nazif, Süleyman Nesip, Faik Ali Ozansoy, Hüseyin Siyret Özsever, Hüseyin Suad Yalçın, Celal Sahir Erozan, Ahmet Hikmet, Saffeti Ziya, Ahmet Şuayıp’tır.
Yaşları birbirine yakın olan bu genç yazarlar, genelde orta halli ailelerde yetişmiş, Fransızcayı okulda öğrenmiş, Tanzimat şiirinden etkilenmiş bireylerdir.
 Servet-i Fünun şiirinin özelliklerine bakacak olursak;
1. Servet-i Fünun sanatçıları, Batı’ya hayranlık beslemiş, özellikle de Fransa’ya özenmişlerdir. Osmanlı ülkesi çağdaşlaşırsa gelişeceğine inanmışlar, Fransa’da sanat ve bilim alanlarında neler gördüyseler onu Türkiye’ye uygulamaya çalışmışlardır.
2. Hüseyin Cahit Yalçın şöyle demiştir:”Bugün ister istemez Avrupalılaşıyoruz. Giydiğimiz pantolon nasıl ki Avrupa’dan gelmişse -eğer edebiyatımıza bir örnek gelecekse- mutlaka o pantolonun geldiği yerden gelecektir.”
3. Servet-i Fünun edebiyatı, Fransız edebiyatını taklit etmiş ve eserlerini bu doğrultuda meydana getirmiştir. Çağdaş Fransız edebiyatından hareketle hikâye ve roman türlerinde realizm, natüralizm, şiirde parnasizm ve sembolizm akımlarından yararlanılmıştır. Tevfik Fikret, toplumcu anlayışlar ortaya koysa da, topluluğun genelinde sanatçı anlayışla yapıtlar verilmiştir. Sanatçı anlayışta amaç, halka ulaşmak değil, sanatsal değerlere ulaşmaktır. Bu devrin sanatçılarının aşırı Avrupa hayranlığı onları taklitçiliğe kadar götürmüştür.
4. Dönemin buhranlı havasından dolayı intihar teması sanatçıların eserlerinde ve hayatlarında önemli bir yer teşkil etmiştir.
5. Servet-i Fünuncuların eserlerinde görülen temalar, hayal ve gerçek, hayal ve gerçek çatışması ve hayal kırıklıklarıdır.
6. Onlar için sanat bir araç değil, amaçtır.
7. Fransız şiirlerinden esinlendikleri tarzda yeni imgelem sistemi oluşturmaya çalışmışlardır.
8. Kendilerine özgü bir şiir dili oluşturmak istemişler, bundan dolayı Tanzimatçıların sade dili yerine, daha ağır ve anlamı kapalı bir dili tercih etmişlerdir.
9. Şiiri düz yazıya yaklaştırma gayesi içinde olan sanatçılar, mensur şiirin doğuşuna ortam hazırlamışlardır.
10. Şiirde ahenge özen göstermişler, yapay bir dil oluşturmuşlardır.
11. Batı edebiyatından alınan sone ve terza rima türleri aruz kalıplarıyla birlikte kullanılmıştır.
12. Servet-i Fünun döneminde yazılan romanlarda aşk, ölüm, yabancılaşma temaları üzerinde durulmuş olup, Türk romanı bu dönemde, olay örgütleyici anlatımdan, karakter sentezleyici anlatıma geçmiştir.
13. Servet-i Fünun dönemindeki romanlarda sosyal çevre aile ortamı ile sınırlanmıştır. Bütün olay örgüsü bu aile üzerinden gerçekleşmiştir.
14. Dönem romanlarında ön plana çıkan bir başka özellik ise, kadere dönüşen bir genetik mirasın karakterlerinin ortak bir paydada birleştirilmesidir.
15. Bu dönemin temel karakterleri, baba-kız, ana-oğuldur.
16. Romanların dili de, şiirlerde olduğu gibi yine ağır ve ağdalıdır.
17. Dönemin ilk romanlarında zaman, olayların meydana gelmesine zemin hazırlayan bir dış çerçeve gibidir. Teknik anlamda zamanın yavaşlaması ve derinleşmesi, öykü zamanının süre olarak kısalmasına, bakışların dıştan içe yönelmesine sebebiyet verir.
Edebiyat-ı Cedide, yazarları ve oluşturduğu edebiyat anlayışı ile Türk edebiyatında çığır açmış olup, Tanzimat devrinin milliyetçiliğinden biraz uzaklaşmış, bireysel temalara yönelmiş, bireylerin ruh dünyalarına önem veren melankolik bir edebiyattır. Bu dönemde birey ön plandadır, bireyin psikolojik özellikleri olayların yönünü değiştirecek tarzdadır. Dönemin siyasi özellikleri de romanlarda kendine geniş yer bulmuştur.
Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin bu dönemin şiirdeki en önemli temsilcileridir. Tevfik Fikret, yaşadığı dönem ve sonraki dönemlerde de etkili olmuş bir şairdir.
“Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr ü bal
Kendi cevvim, kendi eflakimde, kendi tairim
İnhina, tavk-ı esaretten girandır boynuma
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”
Bu dörtlükte şairin kişiliğini, yaşam felsefesini ve sanatının özelliklerini görmek mümkündür. Tevfik Fikret, son yüzyıl Türk edebiyatında yaşam biçimi, eser ve etki alanlarında güçlü ve zengin bir kişiliğe sahiptir.
Tevfik Fikret’i Batı edebiyatına yönlendiren Fransız eğitmeni ve edebiyat öğretmeni olan Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Fikret için, edebiyat bir zevk ve eğlence aracıdır. İnsanı okumaya, okuyucuyu fikirden lezzet almaya yönlendirir. Bu şekilde ahlaka ve vicdana hizmet vermiş olur.
1896 yılında Servet-i Fünun dergisinin yönetimini üzerine alan şair, yayımladığı Hasta Çocuk manzumesi ve Seza şiiri ile başarısını kanıtlar. 1899 yılından itibaren bireycilikten toplumculuğa geçiş yapan Fikret, 1901 yılında Mehmet Emin’e yazdığı mektupta şiiri bir hayal oyuncağı olarak görmediğini söyler ve bu şairin sosyal konulara yönelmesini takdir eder.
Fikret’in sanat anlayışındaki bu farklılık, kısa bir süre sonra şiirlerinde de görülmeye başlar. Bunun ilk kanıtı ise, Abdülhamit’in tahta çıkışının birinci yıldönümü için yazdığı Şehrayin manzumesidir. Şair, bu çıkışını, Sis manzumesi ile sürdürür. Bu uzun ve gösterişli manzume ile Fikret, içinde bulunduğu çevrenin siyasi, sosyal ve ahlaki yanlışlıklarını çekinmeden dile getirir. Sis’i yazdığı tarihten ölümüne kadar geçen on üç yıl içerisinde şair, siyasi baskının ağırlığından başlayarak sosyal yapıyı yıkan birçok manevi unsura kadar, tamamen sosyal temaları ele almıştır.
Fikret’in sanat anlayışını ikiye ayırmak mümkündür. Romantizmin etkisinde, “Sanat sanat içindir.”anlayışını savunduğu dönemde şiirlerinin başlıca konuları, aşk ve doğadır. Bu dönemde yazdığı şiirlerden bazıları: Seninle, İlelebed, Bir Ömr-i Muhayyel, Sen Olmasan, Leyl-i Veda, Birlikte ve Bir Hicran-ı Muvakkatten Sonra’dır. Bu romantik şiirlerin özelliği, zarafettir. Bu şiirlerde şairin hikayevari bir üslubu vardır. Toplumsal temalara yöneldiği ikinci devrede ise ana konular, medeniyet ve hürriyettir. Şair, Gökten Yere, Tarih-i Kadim, Haluk’un Defteri, Haluk’un Vedası, Haluk’un Amentüsü, Hilal-i Ahmer eserlerinde sosyal konuları işlemiştir.
Cenap Şahabettin, Servet-i Fünun hareketinin kuruluşunda ve gelişmesinde Fikret’ten sonra gelen şahsiyettir. Batı tarzı okullarda yetişmiştir. Tıp eğitimi için Paris’e gitmiştir; fakat Paris’e giden şair, orada tıptan çok edebiyatla meşgul olmuştur. Paris’ten İstanbul’a döndüğü zaman şekil ve içerik açısından Fransız şiirine benzeyen şiirler yazmaya başlamış, 1896 yılında da Servet-i Fünun topluluğuna katılmıştır.
Şair, bazı manzumelerinde Raik Vecdi takma adını kullanmıştır. Şiirlerini Evrak-ı Leyal adı altında toplamayı isteyen şair, bunu gerçekleştirememiştir. Şiirlerinin çoğunluğu ölümünden sonra kitaplaştırılmıştır.
Şiirlerinde istiare sanatına sıkça başvuran şair, müzikten de yararlanmıştır. Müzik, sembolist şiirlerde olduğu gibi, deruni özellik taşımaktadır. Aşk ve doğa onun şiirlerinin başlıca temalarıdır. Doğa şiirleri, dış çevreyle iç çevrenin çok başarılı bir biçimde birleştirilmesinden oluşmaktadır.
Şiirleri: Riyah-ı Leyal, Son Arzu, Makdem-i Yar, Temaşa-ı Leyal ve Temaşa-ı Hazan’dır. Hac Yolunda, Suriye Mektupları, Avrupa Mektupları, Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri ise onun nesirleridir. Şahabettin, Türk edebiyatı tarihinde şair olarak geçmektedir. Zengin lirizmi, renkli ve geniş hayal gücü ile bu dönem Batılı Türk şiirinin önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur. Servet-i Fünun hareketinde yer alan diğer şairler, Fikret ve Şahabettin’in şiirini kendilerine örnek almış, onların oluşturduğu yeni düzeni taklit etmeye çalışmışlardır. Bu iki büyük şairin yakın çalışma arkadaşlarına tesiri güçlü olmuştur. Yani, Servet-i Fünun şiiri, Fikret ve Cenap’ın şiiri demektir.
Topluluğun bir diğer şairi Ali Ekrem, şiirlerinde Ali Nadir takma adını kullanmıştır. Bir dönem Tevfik Fikret ile çatışma yaşayan Ekrem, başka dergide yazmaya başlamıştır. İki dergi arasında çıkan sorunlar zamanla artmış, saray Ali Ekrem’e yazı yazmayı yasaklamıştır. Bu yasak 1908 yılına kadar sürmüştür. Ali Ekrem, bireysel temaların yanı sıra sosyal konuları da ele almıştır. Şiir kitapları: Zılal-i İlham, Ordunun Defteri, Ana Vatan, Vicdan Alevleri, Şiir Demeti, Bir Şiirden İbaret, Kaside-i Askeriye’dir.
Ahmet Reşid, Servet-i Fünun’un ikinci plandaki şairlerindendir. 1895 yılından sonra yayımladığı şiirlerinde Recaizade ve Hamit’ten etkilendiği görülür. 1896 yılında Servet-i Fünun’un bir üyesi olan şair, bundan sonraki şiirlerinde bu edebiyat hareketinin özelliklerini göstermiştir. Şiirlerinde lirizm eksikliği ve ifade karışıklığı dikkat çeker.
Diğer bir şair Mehmet Sami’dir. Süleyman Nesib takma adıyla şiirler kaleme almıştır. Çekingen bir karaktere sahip olan şair, şiirlerini 1893 yılında yayımlamaya başlamıştır. Lirizmin azlığına rağmen, dil ve üslubunda büyük bir titizlik öne çıkar.
Süleyman Nazif’in ilk edebiyat kültürü de Divan edebiyatına gitmektedir. 1892-1897 yılları arasında yazdığı, istibdada karşı çıktığı şiirlerden olan Gizli Figanlar, tema ve üslup açısından Namık Kemal’in etkilerini taşır. Süleyman Nazif’in diğer Servet-i Fünunculardan farkı, daha ilk şiirlerinde sosyal temaları ele almasıdır. Bireysel konuları işlemeye başlaması Servet-i Fünun topluluğuna girmesiyle başlar. 1908 yılından sonra yeniden sosyal konuları işleyen şair, fikir bakımından Batılı düşünceye sahip olmasına rağmen, Doğu edebiyatına büyük önem vermiş ve yazılarında milli değerleri korumaya çalışmıştır. Eserleri: Boş Herif, İki İttifakın Tarihçesi, Batarya İle Ateş, Tarihin Yılan Hikâyesi, Çal Çoban Çal, Çalınmış Ülke, Kâfir Hakikat, Yıkılan Müessesedir.
Servet-i Fünun’un şiirde yaptığı değişikliklerden birisi, Tanzimat döneminin getirdiği her güzel şeyin şiirin konusu olabileceği maddesini kaldırarak, şiirin konusunu genişletmektir. Şairin günlük yaşamında karşılaştığı olaylar şiirin konusu olmaya başlamıştır. Gerek ruhsal yapıları gerek devrin baskıcı yönetimi yüzünden, şairlerin bireysel temalara ağırlık vermesiyle aşk, tabiat, aile hayatı konuları önem kazanmıştır. Bu açıdan bakılırsa topluluktaki edebi kişiliklerin Türk edebiyatına kazandırdıklarının ve eserlerinin önemi apaçık gözler önüne serilmektedir.

Kaynakça:
Banarlı, Nihat Sami, (1997). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.
Çalışlar, Aziz, (1987). Türk ve Dünya Edebiyatçıları, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Osmanlı Milli Edebiyat Dönemi ve Edebiyatçıları - Nedir Ödev İndir

 Osmanlı Milli Edebiyat Dönemi ve Edebiyatçıları



Osmanlı Milli Edebiyat Dönemi ve Edebiyatçıları

Milli edebiyat döneminde, milli unsurlara bolca yer verilmiş, milli unsurlar ön plana çıkarılmış, sade Türkçe ile eserler kaleme alınmış olduğundan bu döneme bu ad verilmiştir. Bu toplulukta yer alan yazarların amacı, memleketten bahseden bir edebiyat oluşturmaktır.
Bu topluluğun üyeleri Divan edebiyatıyla doğu edebiyatının, Tanzimat’tan sonraki edebiyatlarla da batı edebiyatının taklit edildiğini savunmuşlardır. Bu yüzden Milli Edebiyatçılar, Yahya Kemal’in deyişiyle “Mektepten memlekete” dönen bir sanat anlayışı içerisinde olmuşlardır.
Milli Edebiyat, 1908 Meşrutiyetinin getirdiği yeni fikir akımlarından ve bunlar arasındaki tartışmalardan meydana gelmiştir. Uzun bir süre Türk edebiyatını etkileyen Milli Edebiyat, çeşitli fikir akımlarından beslenmiştir.

II. Meşrutiyetin ilanından sonra Osmanlı fikir adamları devleti yıkılmaktan kurtarmak için çeşitli düşünce arayışlarına girişmişlerdir. II. Abdülhamit’in yoğun baskıcı yönetiminin sona ermesiyle birlikte ülkede meydana gelen serbestlik içinde Türk aydınları dört ayrı fikir ortaya atmışlardır. Ülkenin kurtulmasını isteyen aydınlar önce Osmanlıcık fikrini savunmuşlardır; fakat Balkan Savaşları sırasında bu fikirden vazgeçilmiş, bunun üzerine İslamcılık yani ümmetçilik anlayışı önem kazanmıştır. Bu fikirden de daha sonra vazgeçilmiştir. Çünkü Arnavutluk ve Arapların da bağımsızlıklarını istemeleri bu fikrin de sonunu hazırlamıştır. Bu iki fikrin işe yaramadığını gören Türk fikir adamları, Türk milletini kurtaracak fikrin Türkçülük olacağını savunmuşlardır. Bu fikir daha sonra yıkılacak Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ana düşüncelerinden biri haline gelmiş ve Milli Mücadele döneminde Türk milletinin çoğunluğu tarafından kabul görmüştür. Bir başka fikir de batıcılıktır. Bu da, bazı Türk aydınları tarafından benimsenmiş bir düşünce olup, bu kabul Avrupa’nın bilim ve teknolojisinden yararlanma şeklinde olmuştur.
1908 yılında faaliyete başlayan Türk Derneği, Türkçülük fikrinin edebiyata ilk yansımasıdır ve kendi adıyla 1911′de dergi yayımlayan dernektir. İlerleyen zamanda bu derneğin yerini Türk Yurdu almıştır. Bu derneklerin en etkilisi ve sesini en iyi duyuranı birtakım genç sanatçıların oluşturduğu Genç Kalemler dergisidir. Bu dergi, “Yeni Lisan” adıyla milli edebiyatı ortaya atmıştır. Lanson’a göre, “Edebiyat milli hayatın bir manzarasıdır.” Bu edebiyat hareketi, daha önceki edebiyatı, önce doğuya ardından batıya yönelmesi sebebiyle milli bulmaz.
Bunu hareketin en güçlü sanatçılarından Ömer Seyfettin şöyle açıklar:
“Vaktiyle Şarka doğru, İran’a gidenleri bugün Garba gidenlere benzetebiliriz. Onlar sözde Türkçe yazdıkları divanların yanına şöhret ve iktidarlarını takviye için bir de Farisi divan yazmayı ihmal etmezlermiş. Şimdiki gençlerin Fransızca manzumeler ve piyesler tertip edip iftihar etmeleri gibi… Milli edebiyatın meydana getirilmesi için milli bir dile ihtiyaç vardı. Hâlbuki Türk aydınları eskiden beri hep Arapça ve Farsça kelimeleri fazlaca almış, bu dillerin kaidelerini de kullanmışlardır.”
Bu hareket Servet-i Fünuncular ve Fecr-i Aticilerin tepkisini çekmiştir. Onlar, “Yeni lisanın bir edebiyat dili olamayıp ancak bilim dili olabileceğini” sanat eserlerinin evrensel olması gerektiğini bundan dolayı da “edebiyatın milli olamayacağını” ileri sürmüşlerdir. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati gruplarının itirazlarına karşın Genç Kalemler topluluğu sanatçıları onlara oldukça ikna edici cevaplar vermişler ve giderek Milli Edebiyat hareketinin yayılmasını sağlamışlardır.
Ali Canip Yöntem, bu konuda şunları demiştir: “Hangi kitle milliyetinden mahrum ise şimdiye kadar bizim başımıza geldiği gibi ne medeniyete küçük bir ışık verir, -Heyhat!- ne de yaşar. Milletleri tutan taştan, topraktan, çelikten yapılmış kaleler değildir; zengin bir dil ve bu dilin üzerinde yükselmiş yine zengin edebiyattır; öyle ki asırlarca evvel istiklalini kaybeden nice milletler vardır ki vatanlarının üstünde esen istiklal kasırgaları onların kökünü kazıyamamış ve bir gün yine meydana çıkmışladır; çünkü o milletler mazide zengin edebiyatla tetevvüc etmiş zengin lisanslarını muhafaza etmişlerdir, çünkü milletle lisan birdir.” demiştir.

Edebiyat tarihi araştırmaları konusunda uzman Fuat Köprülü de başta Milli edebiyata karşı çıksa da daha sonra bu fikirlerinden vazgeçmiştir. Bir başka edebiyat tarihçisi Agah Sırrı da milli edebiyat yanlısı bir sanatçıdır. “Milli edebiyatın en birincil vasfı taklit olmayıp, orijinal olması, mensup olduğu milletin ruhundan fışkırarak kendi kendini yaratmış bulunmasıdır. Hayatla alakasını kesmiş, yapma taklidi ve mücerret bir edebiyatın milli vasfını taşımasına imkân yoktur.” der.Bu sözüyle Ali Canip Yöntem, Milli edebiyatın gerekliliğine vurgu yapmıştır. Kurtuluş yıllarında giderek güç kazanan milli edebiyat anlayışı sayesinde memleketi milliyetçilik anlayışı kapsamıştır. Hatta öyle ki Milli edebiyata karşı olan Mehmet Rauf bile Halas romanıyla milli mücadeleye katılan bir gencin yaşamını konu edinmiştir. Türk milletinin bağımsızlığını kazanmak amacıyla girdiği Kurtuluş Savaşı boyunca Türk yazarları bu anlayışa uygun eserler meydana getirmiştir.
1908 ile 1910 yılları arasında ufak tartışmalardan sonra tüm şair ve yazarlar bu edebiyat hareketini benimsediler. Sade ve terkipsiz bir Türkçe ile yazmaya başladılar. Milli edebiyatın oluşması için milli bir dile ihtiyaç duyulmuştur. Oysa Türk aydını geçen asırlar içerisinde ilişkide bulunduğu İslam dünyasından din ve edebiyat aracılığıyla önce sözcükleri sonra dilbilgisi kurallarını almış, bu yolla “Türk muvazenesini kaybetmiştir.” Millileşme devrinde önce dil yabancı unsurlardan arındırılmaya ve sonra milli edebiyata ulaşmaya amaçlanmıştır.
Genç Kalemler topluluğunun ortaya koyduğu bir dil ve ona bağlı edebiyat anlayışının en önemli savunucularından Ali Canip Yöntem’in; Fuat Köprülü, Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin ile girdikleri tartışmalar sırasında yazdıkları “Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey’le Münakaşalarım” adlı kitapta bir araya getirilmiştir.
1911 yılında Ali Canip ile tartışma içerisine giren Fuat Köprülü, sadece destanların milli sayılabileceğini, uluslar arası ilişkilerin arttığı bir dönemde milli edebiyatın olamayacağı görüşünü ileri sürmüştür; fakat zamanla bu görüşünü değiştiren yazar şunu demiştir: “Her edebiyat, kendisini vücuda getiren milletin ifadesi olmak itibariyle millidir.”
Yusuf Ziya, Kazım Nami ve Yunus Nadi milli edebiyatı geniş anlamlı kabul ederler. “Bir milletin düşünüş, duyuş hususiyetlerini kendi diliyle ifade eden bir edebiyattır.” şeklinde bir tanım yapan Yusuf Ziya, “Divan edebiyatı bir medeniyetin eseridir. Servet-i Fünun edebiyatı da bizim edebiyatımızdır.” sözleriyle fikirlerine açıklık kazandırır. “Eskilerden tutunuz da yenilerine varıncaya kadar bütün Türk şairleri ne olursa olsun, milli şairlerdir.” diyen Kazım Nami ile “Milli olmayan edebiyat olur mu? Her milletin edebiyatı kendisinindir.”diyen Yunus Nadi de aynı fikirleri benimsemişlerdir.
Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi isimler şiir alanında; Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Memduh Şevket Esendal gibi yazarlar düzyazı alanında milli edebiyatın temsilcileri olmuşlardır. Milli edebiyatın en önemli düşünce adamı şüphesiz Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü olmuştur.
Milli edebiyat akımının yayılıp hız kazanmasında en büyük pay Genç Kalemler dergisine aittir. Selanik’te 11 Nisan 1911 tarihinde Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan başlıklı makalesiyle başlayan bu edebiyat, İstanbul ve Türk edebiyatında hızlı bir gelişmenin habercisi oldu. Yeni Lisancılarda amaç, yazı dilinde Türkçe kuralları hâkim kılmaktı. Bu hareketin ilk adımını atan böylece Ömer Seyfettin olmuştur.Milli edebiyat hareketi, Birinci Dünya Savaşı yıllarında güç kazanıp yayılarak hemen hemen her türde eserin yazıldığı bir dönem olmuştur. Sanatçılar gerçekleştirmek istedikleri amaçlar için şu ilkeleri benimsemişlerdir: Dil sade olmalı, ulusal kaynaklar ve memleket sorunları üzerinde durmak gereklidir; şiirde yalnız hece ölçüsü kullanılmalıdır.

Genç Kalemler dergisi, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Akil Koyuncu, Rasim Haşmet, Ziya Gökalp ve bazı Fecr-i Aticilerin katılımıyla kurulmuştur. Milli edebiyat kavramını ilk ortaya atanlar da bu kişilerdir. Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp dilimizin yalınlaşması için şu düşünceleri ileri sürmüşlerdir:
1. Bir dil, bir dilden sözcük alabilir; fakat kural alamaz, konuşma dili ve yazı dili arasındaki ikiliğin önüne geçme gerekir.
2. Arap harfleri Türkçeyi yazmaya elverişli değildir. Dedelerimiz Arapça uygarlığı karşısında kendilerini küçük görerek aşağılık duygusuna kapılmışlar. Arap dilini ve kurallarını almakta bir sakınca bulmamışlardır.
3. Arapça, Farsça tamlama ve çoğul kuralları hiç kullanılmamalıdır. Şayet, ama, lakin gibi konuşma diline geçmiş Arapça ve Farsça kelimeler kullanılabilir.
4. Konuşma dili, bütün Türkler tarafından anlaşılan İstanbul Türkçesi olmalıdır.
5. Güneş varken şems, ay varken kamer denmemelidir. Arapça, Farsça kelimeler halkın söylediği gibi yazılmalı; kalabalık, harca, menekşe, kavga gibi…
6. Yazı diline yalnız milli dilbilgisi hâkim olmalıdır.
Milli edebiyat akımı şu fikirleri kendine ilke benimsemiştir:
Türkçe bağımsızlığını sağlamak; yabancı sözcük ve kuralları atarak sadeliği ve yalınlığı tercih etmek; yerli, ulusal değerlerimizi işlemek, ne doğunun ne de batının öykücülüğüne düşmemek; milli ölçümüz olan hece ölçüsünü kullanmak; toplumca sanata yönelmek; sanatı toplum için yapmak.
1908-1940 yılları arasında edebiyatımızın benimsediği fikirleri, duyguları, sanatları kapsayan Milli Edebiyat, memleket gerçeklerini kendine konu edinmiştir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Milli edebiyat ses yaratan eserlerin meydana getirildiği bir dönem olmuştur. Türk milletinin var olma mücadelesi Kurtuluş Savaşı da bu dönemin konularındandır. Türk milletinin bağımsızlık savaşı ile milli edebiyat daha da gelişmiş ve büyük sanatçılar sayesinde edebiyatımız güzel eserler elde etmiştir.

Fecr-i Ati Edebiyatı - Nedir Ödev İndir

 Fecr-i Ati Edebiyatı



Fecr-i Ati Edebiyatı
Osmanlı Devleti’nde batıya yöneliş, imparatorluğun dağılmaya başlamasından sonra ortaya çıkan bir fikir akımıdır. Zevk ve eğlence dönemi olan Lale Devri’nde, bazı sanat eserlerinde batı taklitçiliği görülmeye başlanmıştır. Bu, özellikle askeri, bilim ve eğitim alanlarında artarak Tanzimat dönemine kadar sürmüştür.
Edebiyatta, sadece dilde Osmanlıcayı kullanıp, biçim, biçem ve içerikte tümüyle batıyı benimseyen topluluk, Servet-i Fünun dergisini çıkaran Edebiyat-ı Cedide topluluğudur.