ABBADOĞULLARI - Kimdir Ödev İndir

ABBADOĞULLARI

Endülüs Emevî Devleti'nin parçalanmasından sonra Sevilla'da (İşbiliye) kurulan küçük devletlerden biri ve bu devleti yöneten Arap hanedanı. Bu hanedandan gelen üç hükümdar, yaptıkları savaşlarla İspanya'nın güneybatı bölgesini ele geçirdiler. 1023'te kurulan bu devlet, 1091'de Murabıtlar tarafından yıkıldı.

ABAZA MEHMET PAŞA II - Kimdir Ödev İndir

ABAZA MEHMET PAŞA II

(? - 1771 Sinop) Osmanlı veziri. Hekimoğlu Ali Paşa'nın yanında yetişti. Türkmen ağası oldu. Daha sonra Maraş beylerbeyliğine getirildi. Rus seferinde gösterdiği yararlıklara karşılık vezirlikle ödüllendirildi. Boğdan'ın geri alınması için yapılan savaşlarda yenilince vezirlikten alınarak sürgüne gönderildi. Kırım Hanı Selim Giray'ın ricasıyla affedilerek ordunun başında Kırım'a gönderildi. Bu arada Rusların Kırım'da Taman Kalesi'ni aldıklarını duyunca geri döndü. Görevini yapmadığı gerekçesiyle başı kesilerek öldürüldü.

ABAZA HASAN PAŞA - Kimdir Ödev İndir

ABAZA HASAN PAŞA

(? - 1659 Halep), 17. yüzyılda merkezi yönetime karşı başkaldıran Osmanlı veziri. Vergi toplamakla görevli mütesellim ve Yeni-il voyvodasıyken srumluluğundaki yerler, yeniçeri ocağı kethüdasının adamlarından birine verilince, hazineden 60.000 kuruş alacağı olduğunu ileri sürerek ayaklandı. İpşir Mustafa Paşa ile birleşti. Bu ilk başkaldırısı geçiştirildi (1655). Daha sonra vezirlik ve Diyarıbekr (Diyarbakır) (1956) ve Halep valiliğine getirildi. Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazamlığında tekrar ayaklandıysa da Halep'te hileyle yakalandı ve öldürüldü.

illuminati gerçekleri - Nedir Ödev İndir

illuminati gerçekleri
Aslında illuminati için Dünya’nın kontrol merkezi desek, pek de yanılmış olmayız. Çünkü bu örgüt, bulunduğumuz sistemin başında yönetici katogerisinde bulunanların doğrudan veya dolaylı olarak illuminati’ye hizmet ettiği var sayılıyor.

İlk olarak 1 Mayıs 1776′da Adam Weishaupt isimli Kabbalacı bir Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile kurulan gizli topluluktur. Ayrıca İlluminati’nin sözcük anlamı ‘Aydınlanmış Olanlar’ anlamına gelmektedir.
Rönesans döneminde kurulmuş olan bu topluluğun amacı kelime anlamına eşdeğer olan insanların düşüncelerini hür kılmak, dinsel dogmatik düşüncelerden arındırmak ve Newtoncu pozitif bilimi geliştirmek olsa da, Dünya siyasi tarihinin en fazla komplo teorisi almış topluluğudur.
Son derece gizlilik içinde tutulan üyelerin kayıtları ve bilgilerini kimse bilmemekteydi. Üyerlerin her birinin kod adları olup, yazışma ve haberleşmede bu takma adlar kullanılmaktaydı. Örnek vermek gerekirse, Adam Weishaupt’un kod adı ‘Spartacus’ idi.

En başta 12 kişilik üye ile kurulan bu topluluk daha sonra 80 kişiye ulaşmıştır. 1874′de İlluminati, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek yasaklanmıştı. Fakat benimde en dikkatimi çeken nokta ise 19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel’in katılımı bu topluluğa yeni bir nefes, canlılık katmış ve İlluminati eski parlak dönemine geri dönmüş.
İlluminati, üyesi olan Hegel’in tez-antitez kuramlarıyla Yeni Dünya Düzeni düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmiştir. İlluminati daha sonra dinsel dogmatik düşüncelerin egemen olduğu İtalya’ya ulaşmıştır ve ünlü rönesansçı şahıslar tarafından Katolik Kilisesi’ne siyasi bir savaş başlatmıştır. Bu savaşın amacı ise bilimin ispatladığı gerçekler için kiliseyi ikna ettirmekti.
Günümüzde dahi son derece faal olan bu örgüt birçok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusu haline gelmiştir.Birçok ABD Başkanı illuminati’ye hizmet etmiş olup alınan tüm siyasi kararların illuminati’den geçtiği düşünülüyor.

Myron Fagan’a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali ve açıklanamayan John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir.
Dikkat çeken başka br nokta ise Holywood film sektörü bu örgütün elindedir. Günümüzde ise 10 adet yöneticisi ve 300′e yakın alt kadrosu bulunduğu, bu grubun içinde tanınmış ünlüler, bankacılar ve sanatçıların bulunduğu iddia edilmektedir.
Gelelim bu Dünya’yı yöneten bu dev örgütün nasıl yürütüldüğüne:
Öncelikle her yıl bir kere toplanan İlluminati topluluğu, ‘Yeni Dünya’ ve ‘Tek Din’ planlarını masaya yatırıyor.
Peki bunu nasıl yapmayı planlıyorlar?



Kendi düzenlerini, ilkelerini benimsetmek ve yoluna koymak için ülkeler arası çıkar kavgaları, ekonomik krizler ve terrör yanlısı savaş sinyalleri ile ellerinde tuttukları güç ile Dünya geleceğine yön çiziyorlar. Peki bunu neden mi yapıyorlar? işte sebebi; İlluminati örgütünün esas ilkesi ‘kaostan kaynaklanan düzen’ olarak nitelendirilen var olan rejimi bozup, tek devlet ve tek dine dayalı istedikleri tek dünyayı kurmak..
Örgütün geçmişinde ki diğer ilginç nokta ise tarihe göz attığımızda ortaya çıkmakta.  İlluminati’nin seçkin üyeleri Yuvarlak Masa tabirini verdikleri plan ve programların görüşüldüğü bir konsey oluşturdular. Oluşturdukları alt kadrolar diğer ülkelere yayılmış ve devlet adamlarını kapsamaktaydı. Bunun etkisi ise 1. Dünya Savaşında görülüyordu.
Peki nasıl mı?  Savaşta yer alan karşıt ülkelerin temsilcileri savaşın devamında Yuvarlak Masa’da bir araya gelip savaşın gidişatı ve sonucunda çıkacak çıkar ortamları konusunda planlarını görüşüyorlardı. Savaşın çıkış sebebinden, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar plan program içinde olan İlluminati, savaşların sonucunda çıkan düzensizlikten faydalanıp hedeflerindeki Tek Dünya için bütün ülkeleri çemberi içine almış olucaktı.
Bu bilgiyi de sizinle paylaşmak isterim ki; İlluminati’nin  On Gizli Liderinin serveti, 102 bagımsız devletin gayri safi milli hasılasından daha fazladır. Şu anda ABD’nin uyguladığı diğer strateji ise enerji kaynaklarını ele geçirmektir. Hatta ABD’den Christoper Fettews, Parameter dergisindeki makalesinde şöyle diyor: Orta Asya ve Hazar denizini merkez bölge olarak niteleyip, bu bölgenin önemli Enerji kaynaklarına sahip olunmuştur. Söz konusu rezervlerin kontrolü için ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye büyük Satranç oyununda rol almaktadırlar…
11 Eylül olayı da bu satranç oyununun hamlelerinden biriydi sadece.. Fakat bu olayların suçlusu olarak görülen ABD yönetimi bu planın sadece aracılığını üstlenmişti. Asıl yöneten kişiler İlluminati’nin seçkin üyeleriydi. Birçok araştırmacının ortak görüşe vardığı kanı ise ABD’nin 100 yılı aşkındır İlluminati’nin kontrolü altında olması.
Dünya’nın en büyük Siyonist örgütü olan İlluminati’nin iç çemberinde bulunan seçkin üyelerinden biri ise ABD’nin tanınmış zengini David Rockefeller olduğu söyleniyor. 91 yaşında olan Rockfeller dünyanın en büyük bankalarından Chase Manhattan Bank, Citibank ve Standard Oil, Mobil gibi dünya petrol pazarını elinde tutan dev şirketlerin en büyük hissedarıydı. Şirketlerinin cirosu dünyadaki pek çok devletin yıllık gelirlerinden daha fazla olduğu söyleniyor.
Aşağıdaki resimde 1 Amerikan Dolar’ının üstündeki illuminati simgeleri belirtilmektedir:

İşte günümüzde yer alan olayların birçoğu bu kuruluşun elindedir. Sadece siyasi değil, bütün insanlığa ulaşabilecek bütün yayın organlarını kullanmaktadırlar.
Peki ya Bilgisayar oyunları ? Cizgi filmler ? veya herkesin dilinden düşürmediği şarkıların içeriğindeki mesaj ?
Evet bu konu bizi en tedirgin eden nokta. Dünyaca ünlü MMORPG online oyunlar (Devasa oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunları) birçok masonik etkileşim aracıdır.
Algının en güçlü ve karakter arayışının çocukluk çağında olduğunu hepimiz biliyoruz ve bazı cizgi filmler de rol alan karakterler ve simgeler İlluminati eğilimli mesajlar vermektedir. Günümüzde ünlü camiasından birçok kişi bu topluluğa bağlı olduğunu iddia ediyor, belki doğru belki de dikkat çekmek amaçlı ama şunu bilmeliyiz ki yaşadığımız çevrede gelişen teknoloji ve medya ile birlikte her sektörde varolan bir örgüttür illuminati.
Kimbilir belki bizde bu topluluğa doğrudan ya da dolaylı olarak hizmet edenlerden bazılarıyız..
Bu konuya ilgi duyanların ise ‘Mozart’ın Yapıtlarındaki Masonik Örgü’ kitabını okumasını tavsiye ederim.

UNESCO Dünya Mirasları Listesindeki tarihi eserler - Nedir Ödev İndir

UNESCO Dünya Mirasları Listesindeki tarihi eserler
Dünya Mirasları Listesi, UNESCO tarafından belirlenen doğal ve kültürel varlıkların listesidir. Dünya miraslarının korunması için 175 ülkece antlaşma imzalanmıştır.
Türkiye’deki Dünya Mirasları ise, UNESCO Dünya Miras Listesine alınmış Türkiye’deki değerlerimizin listesidir. Bu listede 11 adet değerimiz yer almaktadır. Bu değerler:
- İstanbul’un Tarihi Alanları,
- Safranbolu Şehri(Karabük),
- Hattuşaş(Boğazköy)-Hitit Başkenti(Çorum),
- Nemrut Dağı(Adıyaman-Kâhta),
- Xanthos-Letoon(Antalya-Muğla),
- Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası (Sivas),
- Truva Antik Kenti (Çanakkale),
- Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne),

- Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya) kültürel olarak Dünya Mirasları Listesinde yer almıştır.
- Pamukkale-Hierapolis(Denizli
- Göreme Milli Parkı ve Kapadokya(Nevşehir) ise hem kültürel, hem de doğal miras olarak listeye alınmıştır.
Bu listenin dışında geçici olarak Dünya Mirasları Listesine alınan değerlerimiz de mevcuttur. İlk defa 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine geçici olarak iletilen Geçici Listemiz 2000, 2009, 2011, 2012 yıllarında güncellenmiştir. Bu geçici listede de toplam 37 adet varlığımız bulunmaktadır. Bu değeri varlıklarımız arasında şunlar yer almaktadır:
- Ahlat Eski Yerleşimi ve Mezar Taşları (Bitlis),
- Alahan Manastırı (Mersin),
- Alanya(Antalya),
- Afrodisias Antik Kenti (Aydın),
- Bursa ve Cumalıkızık Erken Osmanlı Kentsel ve Kırsal Yerleşimleri,
- Diyarbakır Kalesi ve Surları,
- Efes (İzmir),
- Harran ve Şanlıurfa Yerleşimleri (Şanlıurfa),
- İshakpaşa Sarayı (Ağrı),
- Karain Mağarası (Antalya),
- Konya Selçuklu Başkenti (Konya),
- Likya Uygarlığı Antik Kentleri (Antalya ve Muğla),
- Mardin Kültürel Peyzaj Alanı (Mardin),
- Perge Antik Kenti (Antalya),
- Sagalassos Antik Kenti (Burdur),
- Selçuklu Kervansarayları Denizli-Doğubayazıt Güzergâhı,
- St. Nicholas Kilisesi (Antalya),
- Sümela Manastırı (Trabzon),
- Beyşehir, Eşrefoğlu Camii (Konya),
- Hatay, St. Pierre Kilisesi (Hatay),
- Bergama (İzmir),
- Göbeklitepe Arkeolojik Alanı (Şanlıurfa),
- Ani Tarihi Kenti (Kars),
- Aizanoi Antik Kenti (Kütahya),
- Beçin Ortaçağ Kenti (Muğla),
- Birgi Tarihi Kenti (İzmir),
- Gordion (Ankara),
- Hacı Bektaş Veli Külliyesi (Nevşehir),
- Hekatomnos Anıt Mezarı ve Kutsal Alanı (Muğla),
- Niğde’nin Tarihi Anıtları (Niğde),
- Mamure Kalesi (Mersin),
- Odunpazarı Tarihi Kent Merkezi (Eskişehir),
- Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi (Gaziantep),
- Zeugma Arkeolojik Siti (Gaziantep) kültürel olarak listede yer almaktadır.
- Güllük Dağı-Termessos Milli Parkı (Antalya),
- Kekova (Antalya) hem kültürel hem de doğal miras olarak geçici listede yer almıştır.
Bu listelerin yapılmasının amacı; evrensel ve kültürel değerlerimizin tüm Dünyaya tanıtılması ve korunmaları için uluslar arası kaynaklardan yararlanılarak gelecek nesillere tarihimizi en iyi şekilde aktarmaktır ve gelecek nesillerde tarih bilincini doğru biçimde oluşturmaktır.

Fuzuli Edebiyatı Hayatı Eserleri - Nedir Ödev İndir

Şairlerin Üstadı Fuzuli Edebiyatı Hayatı Eserleri
Türk Edebiyatı, lehçe özellikleri göz önünde tutularak üç kısımda incelenir; Çağatay Edebiyatı, Anadolu Edebiyatı ve Azeri Edebiyatı. Fuzûlî, Azeri Edebiyatına mensup bir şairdir. Fakat Fuzûlî her ne kadar Azeri Edebiyatına mensup olsa da, ünü sınırlarını aşmış, tüm dünya tarafından tanınan bir şair olmuştur.
Fuzûlî, 16. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Fuzûlî’nin asıl adı mehmed ya da mehemmed’dir. Babasının adı Molla Süleyman’dır. Fuzûlî’nin adı kaynaklarda Fuzûlî Mehmed (Mehemmed) bin Süleyman olarak geçer. Bunların dışında Fuzûlî’nin doğum-ölüm yeri, tarihi hakkında bilinenler sınırlıdır. Riyazi Tezkiresi’ndeki “Çün hak-i Kerbelast Fuzûlî makam-ı men” cümleye dayanılarak Fuzûlî’nin Kerbela’lı olduğu söylenmiştir. Müverrih Ali, Künhü’l ahbar adlı eserinde Fuzûlî’nin Bağdat’lı olduğunu söyler. Hasan Çelebi ve Sadıki de tezkirelerinde Fuzûlî’nin Hille’li olduğunu söylerler. Sonuç olarak Fuzûlî’nin doğum yeri tam olarak bilinmese de Kerbela-Bağdat-Orta Doğu civarlarında olduğu anlaşılır.

Fuzûlî, eski bir Oğuz aşireti olan Bayat boyundandır. Ve Fuzûlî’nin Farsça Divan’ının öz sözünde belirttiğine göre ana dili Türkçe’dir.
Fuzûlî’nin ne derecede bir öğrenim yaptığı tam olarak bilinmese de, Türkçe Divan’ının ön sözünde belirttiği üzere küçük yaşta okula başladığı, önce aşıkane şiirler yazdığı, sonra bunları sığ bulup bilime yöneldiğini, tüm bilimleri öğrenip şiirlerine temel olarak bilimi oturttuğunu ve şiirlerindeki ustalığı göz önünde tutarsak Fuzûlî’nin çok iyi bir eğitim aldığını anlarız. Fuzûlî, çocuk yaşta şiirler yazmaya başlamıştır ve ilk yazdığı şiirler aşıkane şiirlerdir. Daha sonra Fuzûlî kendi şiirlerine baktığında bu tamamen maddi aşka yönelmiş şiirleri beğenmemiş ve kendi deyimiyle hepsini yırtıp atmıştır. Daha sonra Fuzûlî ilim tahsiline yönelmiş, bütün akli ve nakli ilimleri öğrenmiş, şiirlerini bu doğrultuda şekillendirmiştir. Kaynakların Fuzûlî’yi Mevlana diye anmalarından ve eserlerinden de Fuzûlî’nin alim bir şair olduğu anlaşılmaktadır.
Fuzûlî, tüm ömrünü Hille-Kerbela-Necef-Bağdat arasında çok dar bir bölgede geçirmiştir. Bunu Türkçe Divan’ının ön sözünde şöyle açıklamıştır; “Menşe’ ve mebde’im Irak-ı Arab olup, tamami-i ömrümde gayrı memleketlerde bulunmadığıma….” Fuzûlî’nin yaşadığı topraklar o devirde Osmanlı ve İran orduları tarafından pek çok kez alınmış, elden ele geçmiş, pek çok savaş görmüştür. Bu karışık devirde Fuzûlî’nin bir koruyucu bulamadan (o devirde iyi ve tanınmış şairler, padişahlar, devlet büyükleri vs tarafından korunup kollanırlardı) yoksulluk içinde bir ömür sürdüğünü hem kendi eserlerinden hem de başka kaynaklardan anlıyoruz. Hatta bazı kaynaklarda Fuzûlî’nin türbe bekçiliği yaptığından, geçimini bununla sağlamaya çalıştığından söz edilir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı aldığı sıralarda Fuzûlî’nin biraz rahata kavuşmuş olduğu söylenebilir. Bu arada şair, padişaha “Geldi burc-ı evliyaya padişah-ı namdar” dizesinin bulunduğu kasideyi sunmuştur. Bununla kalmayıp padişaha birkaç kaside daha, İbrahim Paşa ve çeşitli devlet büyüklerine de kasideler, gazeller sunmuştur. Bu kasidelerin karşılığı olarak devlet büyüklerinden, özellikle bir çok kaside yazdığı Ayas Paşa’dan yardım gördüğü anlaşılıyor. Fuzûlî’nin, Hayali Beg ve Yahya Beg gibi tanınmış şairlerle tanışması da bu sefer sırasında olmuştur. Hatta Hayali Beg ve Yahya Beg Fuzûlî’yi Leyla ve Mecnun’u yazmasında teşvik etmişlerdir.
Fuzûlî’nin devlet büyüklerine sunduğu bu kadar kasideye karşlık Osmanlı’dan yeteri kadar ilgi görmediği, hayatını güvence altına alamadığı da açıktır. Hatta kendisine vakıf gelirlerinden bağlanan 9 akçe maaşını alamamış ve bunun üstüne Nişancı Celalzade’ye o ünlü “selam verdim, rüşvet değildür deyü almadılar…” beyitli Şikayetname’yi yazmıştır.
Fuzûlî ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazl
Diyar-ı Rumı gözet terk- baki-i Bağdat et
Bu beyitlerden anladığımız üzere Fuzûlî çektiği geçim sıkıntısı sebebiyle Anadolu şairlerinin gördükleri saygı ve yaşadıkları rahat hayata imrendiği, vatanı olan Bağdat’ı bırakıp Osmanlı ülkesine gitmek istediğini anlıyoruz. Fuzûlî her ne kadar bunun için uğraşsa da hatta şehzade Bayezid’e mektuplar yazıp kendisini yanına aldırtmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır.
Fuzûlî, devrin çeşitli şairlerinin tezkirelerinde “Göçdi Fuzûlî” tamlamasıyla verdikleri parçalara bakarak Fuzûlî’nin 1556 yılı civarlarında öldüğünü anlıyoruz.
Fuzûlî, “boş, gereksiz” anlamına gelen bu mahlası niye aldığını Türkçe Divanında açıklamıştır. Fuzûlî önceleri daha güzel mahlaslar almış ve bu mahlaslarla güzel şiirler yazmıştır. Fakat bu mahlasların bir çok şair tarafından da benimsenip kullanılmasından ve ortaya bir karışıklık çıkmasından korkmuş ve kendisine kimsenin beğenip almayacağı Fuzûlî mahlasını almıştır.
Fuzûlî, alim bir şairdir. Arap, Fars ve Türk dillerini ve bu dilin edebiyatını çok iyi öğrenmiştir. Zamanının bütün geçerli ilimlerini okumuş, bilgi sahibi olmuştur. Türkçe Divan’ının mukaddimesinde şiir hakkındaki düşüncelerini açıklarken şöyle demiştir: ” ilimsiz şiir esası (temeli) olmayan bir divar (duvar) gibidir. Esassız divar gayette bi-itibar olur (yıkılır)”. Gençliğinde aşk şiirleri yazdığını, ama sonradan gençlik hevesiyle yazılmış bu şiirlerin uzun ömürlü olamayacaklarını ve şiirin ilimle beslenmesi gerektiğini anlayarak ilime yöneldiğini anlatır.
Fuzûlî cahilliği asla bağışlamaz. Yine Türkçe Divan’ının mukaddimesinde üç türlü insandan yakınır. birincisi cahil katipleri ikincisi kötü şiir okuyanları üçüncüsü şair geçinenler.
Fuzûlî hemen hemen doğrudan hiçbir şairin etkisi altında kalmamıştır. Üstün ve yetenekli bir şairdir. Kendisinin de dediği gibi doğduğu çevreden çıkmamış, başka şairlerle pek fazla etkileşim kurmamıştır. Fakat bununla birlikte, Fuzûlî’nin her üç edebiyatı (Arap, Fars, Türk) da takip ettiği bellidir. Her şair gibi onun da beğendiği şairler vardır. Mesela Habibi Fuzûlî’nin beğendiği bir şairdir. Keza Necati Beg’de öyle. Fakat daha önce dediğim gibi Fuzûlî hiç bir şairden doğrudan etkilenmeyecek kadar üstün bir şairdir.
Fuzûlî’nin bu kadar üstün olmasının sebebi ne? Fuzûlî’yi diğer şairlerden farklı kılan ne? Bunları anlamak için Fuzûlî’nin şiirlerinin özelliklerine bakmalıyız. Fuzûlî’nin şiir özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;
1) Fuzûlî, her şeyden önce bir aşk şairidir. Tüm şiirlerinde aşkını anlatmıştır. Bu aşk, maddi aşktan başlayarak ilahi aşka doğru gider. Fuzûlî’de aşkın böyle beşeri aşktan yavaş yavaş sıyrılıp ilahi aşka gittiğini en güzel Leyla ve Mecnun mesnevisinde görürüz. Leyla ile Mecnun’un aşkları okulda maddi aşk olarak başlar ve sonunda ilahi aşka dönüşür. Fuzûlî’nin aşkına konu olan sevgili, somut olarak kendini belli etmez.
Tasavvuf, Fuzûlî’nin şiirlerinde çok önemli bir unsurdur fakat Fuzûlî’de tasavvuf bir gaye değildir. Fuzûlî, tasavvufu sanat yönünden görmüştür. İlk amaç sanattır, tasavvuf bu sanatın içinde eritilmiştir. Yani Fuzûlî’nin şiirlerinde tasavvuf açıkta değil, şiirin derinliklerine gizlenmiştir. Bu durum Fuzûlî’nin eserlerinde benzersiz, girift bir yapı oluşturur. Anlaşılması için okuyucunun hazırlıklı olması gerekir.
2) Fuzûlî bir ızdırap şairidir. Aşkı hep hüzün, keder, acı yönüyle görür. Kavuşmayı, neşeyi, mutluluğu istemez. Acı çekmekten hoşlanır. Fuzûlî’ye göre çekilen acılar insanı olgunlaştırır. Bu durumun, yani Fuzûlî’nin bir ızdırap şairi olmasının nedeni, yaşadığı çevre ve hayat koşullarıdır. Fuzûlî’nin bu ızdırap yönü sayesinde, Türk Edebiyatında bir çok kez yazılan Leyla ve Mecnun hikayesin, en mükemmel şekilde Fuzûlî yazmıştır. Çünkü eserin konusu Fuzûlî’ye oldukça uygundur.
3) Mazmun bulmak ve kullanmadaki ustalığı, Fuzûlî’yi diğer şairlerden ayırır. Fuzûlî’nin bu konudaki ustalığı, mazmunları şiirinde bir hasırın telleri gibi örülmüş ve iç içe geçmiş girift bir yapıda kullanmasıdır. Fuzûlî’nin şiirlerine baktığımızda anladığımız bir ilk anlam vardır. Bunu çoğu kişi ilk bakışında anlar ve beğenir. Fakat şiirlerde bir de derinlere inildikçe anlaşılan, üzerine düşüldükçe idrak edilen başka anlamlar da vardır ki bu anlamları bulabilmek için konuya hakim olmak, belli bir bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Yani her bilgi ve kültür düzeyindeki insan Fuzûlî’yi kendi seviyesine göre anlar ve sever. Herkes Fuzûlî’nin şiirlerinden kendine göre bir anlam çıkartabilir. İşte bu Fuzûlî nin şiirlerine benzersiz ve değerli kılar.
4) Fuzûlî’nin şiirlerindeki dil içten ve samimidir. Lirizm yüksektir. Fuzûlî’nin şiirleri anlam bakımından kusursuzdur fakat beyitlere ilk baktığımızda sanki üzerinde hiç düşünmeden, o anda aklına geldiği gibi söylenmiş gibi hissederiz. Bu sanata sehl-i mümteni denir.
Her büyük şair gibi Fuzûlî’nin de kendi devrinde ve daha sonra yaşayan şairler üzerinde şüphesiz ki büyük etkileri olmuştur. Şiirleri çok geniş kesimlere yayılmış, okunmuş ve benimsenmiştir. Çoğu şair kendi örnek olarak Fuzûlî’yi almış ve onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Fuzûlî hiç şüphesiz ki geçmişten beri şairlerin ve şiir tutkunlarının en büyük üstadlarından biri olmuş, okunmuş ve sevilmiştir.
Son olarak Fuzûlî’nin bir kaç şiirine örnek verelim:
Hansı gülşen gülbüni serv-i hıramanunca var
Hansı gülbün üzre gonce la’l-i handanunca var
(Hangi gül bahçesinin gül fidanı senin salınan selvi boyun kadar uzundur?
Hangi gül fidanındaki gonca senin gülen dudaklarına benzer)
Hansı gülzar içre bir gül açılur hüsnün kimi
Hansı gül bergi leb-i la’l-i dür-efşanunca var
(Hangi gül bahçesinde senin yüzün gibi bir gül açılır?
Hangi gül yaprağı senin inci saçan kırmızı dudağın gibidir?)
Hansı bağun var bir nahli kadün tek bar-ver
Hansı nahlün hasılı sib-i zenahdanunca var
(Hangi bağın senin boyun gibi meyveli bir fidanı var?
Hangi fidanın meyvesi senin çenenin elmasına benzer?)
Hansı huni sen kimi cellada olmuşdur esir
Hansı celladun kılıcı nevk-i müjganunca var
(Hangi idam mahkumu senin gibi bir cellada tutsak olmuştur?
Hangi celladın kılıcı senin kirpiklerinin ucu gibi sivri ve keskindir?)
Hansı bezm olmış münevver bir kadün tek şem’den
Hansı şem’ün şu’lesi ruhsar-ı tabanunca var
(Hangi toplantı senin boyun gibi bir mumla aydınlanmıştır?
Hangi mumun ışığı senin parlak yanağın gibidir?)
Hansı yerde tapılur nisbet sana bir genc-i hüsn
Hansı gencün ejderi zülf-i perişanunca var
(Sana benzeyen bir hazine nerede bulunur?
Hangi hazineyi bekleyen ejderha senin dağınık saçlarına benzer.)
Hansı gülşen-i bülbülin derler Fuzuli sen kimi
Hansı bülbül nalesi feryad-u efganunca var
(Fuzuli, hangi gülbahçesinin bülbülünün sana benzediğini söylerler?
Hangi bülbülün iniltisi senin haykırışın gibidir?
* * * *
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı
Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı
Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı
Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı
Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı
Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı
Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı
Diğer önemli eserleri ise şunlardır:
-Arapça Divanı
-Farsça Divanı
-Türkçe Divanı
-Şikayetname
-Leyla vü Mecnun
-Hadikatü’s Süeada
-Hef-Cam
-Su Kasidesi

Yunus Emre Nerede ölmüş Türbesi Nerededir? - Nedir Ödev İndir

Yunus Emre Nerede ölmüş Türbesi Nerededir?
Türk ve edebiyat tarihimizin en kıymetli isimlerinden biri olan Yunus Emre’nin mezarının nerede olduğu üzerinden yedi asır geçmesine rağmen bilinmemektedir. Zengin tarihimiz bu ve bunun gibi bilinmeyen ya da yanlış bilinen birçok konusu vardır. Ancak ; dünyaya mal olmuş birinin türbesinin nerede olduğunun aydınlatılmaması önemli bir sorundur.
Yunus Emre’nin mezarının nerede olduğunun tam olarak bilinmemesinin sebebi eski dönem tarihimizin kayıt altına alınmamasıdır. Özellikle arşivleme Osmanlı ve diğer Türk devletleri zamanında başkentteki olaylarla sınırlı kalmıştır. Bu da tarihin karanlık kalmasına sebep olan etkenlerin en önemlisidir. Genel olarak Yunus Emre’nin türbesinin nerede olduğu iddialarına bakacak olursak:

1)Eskişehir-Mihalıççık-Sarayköy : Yunus Emre türbesinin burada olduğu görüşü yoğundur. Bunun sebebi 1946 yılında bir komisyon tarafından yapılan mezar kazılarıdır. Ancak ; yapılan kazı sonucunda buradan sadece belirli sayıdan iskelet çıkmıştır. Bu iskeletlerden birisinin kafatası büyük olduğundan ” Bu ancak Türkmen kafatasıdır.” denilerek bu iskeletin Yunus Emre olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu bilimle hiçbir şekilde bağdaşmayan geçerliliği olmayan bir görüştür. Zaten komisyon raporu hazırlarken aralarında buraının gerçek mezar olup olmadığı konusunda ciddi tartışmalar çıkmıştır. Ancak ; son rapor doğrultusunda buranın Yunus Emre’nin türbesi olduğu söylenmiştir. Kısaca bu görüş herhangi bir bilimsel veri olmadığından doğru değildir.
2) Karaman- Yunus Emre Camii Avlusu : Türbenin bulunduğu iddia edilen diğer mevkii burasıdır. Burada olduğu görüşündeki belgeler Eskişehir’e nazaran daha sağlamdır. Çünkü ; burada olduğu görüşünün çıkmasının sebebi Evliya Çelebi’nin bahsetmesidir. Çelebi Seyahatnamesinde şu şekilde bahsetmektedir : ”Kirişçi Baba Camiinde Yunus Emre Hazretleri merkad’i (mezarı) bulunmaktadır. Anın Türkice tasavvufane ebyat-ı eş’arı, ilahiyatı meşhur-ı afaktır.” Bu sözden yola çıkarsak olursak en doğru bilgi Karaman’da olduğunu göstermektedir.
En çok bu iki yerde yoğunlaşıldğından sadece bunları açıklamak yeterlidir. Bir de Niyazi Mısıri’nin de Limni adasında olduğu hakkında sözleri vardır. Ancak türbe yüksek ihtimal Karaman’da az ihimal Eskişehir ya da Manisa Kula’dadır.Diğer iddia edilen yerler ise şunlardır : Bursa , Aksaray,Tokat, Erzurum , Isparta , Sivas , Afyon…
Ancak; Türk ve Dünya Edebiyatı’da önemli yeri olan Yunus Emre’nin türbesinin nerede olduğu önemli değildir , önemli olan onun nasihat ve öğretilerini uygulamaktır.
” Yunus Emre’nin türbesi onu benimseyen herkesin gönlündedir”

Albert Eisntein ın Atatürk'e Yazdığı Mektup - Nedir Ödev İndir

Albert Eisntein Atatürk'e Mektup Yazmıştır
Albert Eisntein, 1933 yılında Almanya’ da bulunan 40 tane akademisyenin, Alman yasalarının ağır olmasından dolayı bilimsel çalışmalarını gerçekleştiremediklerini belirterek Mustafa Kemal Atatürk’ e bir mektup yazıyor. Bu 40 akademisyenin Türkiye’ ye kabulunü rica ediyor. Bu mektupla 40 Musevi akademisyenin Türkiye’ ye kabulünü sağlıyor. Kendisi ise davet edilmediği gerekçesiyle ABD’ ye gidiyor. İşte o mektubun Türkçe tercümesi ve orijinal hali:

” Ekselansları, OZE Dünya Birliği’nin Şeref Başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’ de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum.
Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan,
Prof. Albert Einstein ”

Nef’i Hiciv ve Kaside Şairi - Nedir Ödev İndir

Nef’i Hiciv ve Kaside Şairi
Gerçek adı Ömer olan ve iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden anlaşılan Nef’i, 17. yüzyıl Osmanlı şairlerindendir. Çok genç yaşlarda şiir yazmaya başlayan Nef’i gelmiş geçmiş en yetkin kaside üstadı olarak kabul edilir. Ayrıca bir kaside türü olan hiciv konusunda oldukça önemli bir isim olup, en güzel ve önemli hicivleri yazan da yine Nef’i'dir. Nef’i tahmini olarak 1570 yılı civarında Erzurum’da doğmuştur. Bu yüzden ona Erzenur’ Rumi de denir. Arapça ve Farsça’ya çok hakim olan Nef’i, Hafız divanı, Şadi’nin Gülistanı gibi pek çok önemli eseri okudu. Nef’i'nin ilk mahlası “zarri”dir. Bu mahlas “zararlı” manasına gelir. Daha sonra Erzurum defterdarı olan Müverrih Ali bey Zarri’nin şiirlerini görmüş, çok beğenmiş ve “sen zarri(zararlı) değil, ancak nefi(yararlı) olursun” demiş ve şairin adı Nef’i olarak kalmıştır. Nef’inin eserleri: Türkçe Divan, Arapça Divan, Siham-ı Kaza (hicivlerini topladığı eser) dır.

Nef’i, I. Ahmet döneminde İstanbul’a gelmiş ve kısa sürede tanınmıştır. Maden mukataacılığı, maden katipliği, çeşitli katiplikler gibi çeşitli devlet memurluklarında çalışmıştır. Nef’i, I. Ahmet’in yanı sıra, II. Osman ve IV. Murat’ın padişahlıkları dönemlerini de görmüştür. Özellikle IV. Murat’ın zamanında yazdığı kaside ve hicivlerle bu padişahın gözüne girdi ve ününün doruğuna ulaştı. Özellikle dönemin müftüsünün kendisi için kafir demesinin üzerine yazdığı şu kaside oldukça ünlüdür;
Müftü efendi bize kâfir demiş
Tutalım ben O’na diyem müselman(müslüman)
Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere
İkimiz de çıkarız orda yalan.

Yine bir başka hiciv örneğine bakacak olursak; kendisine köpek diyen biri için söylediği hiciv örneği;
Tahir Efendi bana kelp demiş
İltifadı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir.
Yazdığı hicivler yüzünden Nef’i'nin başı dertten kurtulmamıştır. IV. Murat genellikle onu korusa da pek çok kez zindana atılmaktan kurtulamamıştır. Öyle ki Yaşadığı dönemde Sadrazamlara bile ağır küfürler içeren hicivler yazıp zindanlara atılıp yine dönemin padişahı tarafından affedilmiştir.
Nef’i'nin ölümü de hicivleri yüzünden olmuştur; IV. Murat artık en sonunda Nef’i'ye hiciv yazmayı yasaklamıştır. Nef’i bu durumda, aklına gelen yeni hicivler olsa da bu hicivleri dillendirmemiştir. Fakat bir gün IV. Murat “var mı yeni hiciv?” diye sorduğunda “var padişahım” deyip IV.Murat’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı bir hicvi okur. Aslında padişah bu hicvi çok beğendiyse de Bayram Paşa doğal olarak memnun kalmamıştır ve padişah da Bayram Paşa’nın baskılarına dayanamayıp 1635 yılında Nef’iyi boğdurtarak öldürtmüştür.
Nef’i'nin idamıyla ilgili, bir de çok bilinen bir efsane vardır; efsaneye göre, aslında Nef’i'nin idamı son anda iptal edilip Nef’i affedilmiştir. Zenci olan infaz memurunun idamla ilgili kağıdı yazarken kağıda siyah mürekkep damlatması üzerine Nef’i, kendini tutamamış ve “kağıda terinizi damlattınız” demiştir. Artık bu olaydan sonra affedilme şansını kaybeden Nef’i'nin idamı kaçınılmaz olmuştur.
Nef’i, oldukça yetkin ve mükemmel kasideler yazmasının, mükemmel bir şair olmasının yanı sıra, kendinin mükemmelliğinin farkndadır ve kendisini oldukça fazla metheder. Kasideler bilindiği gibi birini övmek için yazılırlar. İşte Nef’i kasidelerinde kendisini övdüğü de olmuştur. En azından bir dizede kendisinin mükemmel sanatından bahseder. mesela aşağıdaki şiire baktığımızda bunun bir örneğini görürüz;
Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım
Gamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi ahır
Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdım
Seyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin
Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdım
Ma’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât
Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdım
Sihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î
Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdım
Kasidenin açıklamasına bir bakalım;
Düşmana yüz vermediğinden naz sanırdım
(Meğer) çok lütuf imiş ben az sanırdım
Gülümsenle cihana beni rezil eyledin
Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdım
Yüzünün aynadaki yansımsını görmesem
Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdım
Yapıcı olduğunu bilmezdim böyle harabat
Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdım
Sihir yaptığı yeni senden işittim
Nef’i yoksa sözünü hep icaz sanardım.
Özellikle son dizede Nef’i kendini övmüştür. İcaz sözü en mükemmel şeklinde kullanmaktır. Nef’i kendi kendine diyor ki; “şiirlerini icazlı sanırdım ama bunlar meğer sihirmiş” Yani icaz muhteşem ve zor bir sanat olduğu halde Nef’i kendisinin icazı da aştığını, şiirlerinin mükemmeliğinin ancak sihirle açıklanabileceğini söylemiştir.
Nef’i ile ilgili bir rivayet daha vardır; IV. Murat, Siham-ı Kaza’yı okurken ayağının dibine yıldırım düşmüş, bu durumu olumsuz yorumlayan padişah, Nef’i'ye bir daha bu kadar kuvvetli hicivler yazmayı yasaklamıştır.
Siham-ı Kaza’dan:
Gürci hınzırı a samsun-ı muazzam a köpek
Kande sen kande nigehbani-i alem a köpek
Vay ol devlete kim ola mürebbisi anun
Bir senin gibideni cehl-i mücessem a köpek
Ne gune kaldi meded devlet-i Al-i Osman
Hey yazuk hey ne musibet bu ne matem aköpek
Ne ihanetdür o sadra bu zamanda ki anun
Olmaya sahibi bir Asaf-ı kerem a köpek
Hidmet-i devlete sair vüzeradan göreler
Bir fürumaye koca ayuyı akdem a köpek
Bu mahlallerde ki Bagdadı ala şah-ı Acem
Arz-ı rumu ede teshir Abaza hem a köpek
Sattınız iki soysuz bir olup hanlığı
Kimseyietmedünüz bu işe mahrem a köpek
Paymal eylediniz saltanatın ırzını hem
Yok yereoldı telef ol kadar adem a köpek
Hiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain
Tutalım olmamış ol fitne muazzam a köpek
Sen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır
Ne turur saltanatun sahibi bilsem a köpek
Ehl-i dil düşmeni din yoksulu bir melunsun
Öldürürlerse eğer can-be-cehennem a köpek
Böyle kalur mu soysuzlar elinde devlet
noldu ya gayret-i şahenşeh-i azam a köpek
Hak götürdü arabı gitti hele dünyadan
Kim götürse akabince seni bilmem a köpek
File nacar meger yükledeler tabutunu
Çekemez cife-i murdarunu adem a köpek
Filler de çekemezse ne acep laşeni kim
Var mı bir sencileyin div-i mülahhem a köpek
Sen soysuz eşek ol Kirliorospu yaraşur
Bindürüp sırtına teşhir edersem a köpek

Türk kültüründe musikinin yeri ve önemi - Nedir Ödev İndir

Türk kültüründe musikinin daima önemli bir yeri olmuştur. Pek çok şairin eserleri bestelenerek günümüze kadar ulaşmıştır.
Divan Edebiyatı nasıl ki saray çevresine, aydınlara hitap ediyorsa, Divan musikisi de aynı kesime hitap eder. Divan Edebiyatı ürünlerinin çoğu bestelenmek için yazılır; özellikle şiirler. Dolayısıyla bu bestelenen, musikiye çevrilen Divan şiirleri, bir “Divan Musikisi” yaratmıştır. Divan şiirlerinin konuları, yani aşk, sevgili, mey, (içki) meyhane, güzellik ve biraz da din konuları aynı şekilde doğal olarak Divan Musikisine yansımıştır. Divan Musikisinde fasıllar esastır.
Özet olarak Divan Musikisi, içe kapanık, dışarıyla alakası olmayan, Divan Edebiyatının bir yansıması olan musikidir. Doğu kökenlidir. Tanzimat Edebiyatında musiki kendine pek yer bulamamıştır. Ana amacı halkı bilgilendirmek, halka yakın olmak olduğu için, ayrıyetten bilgi vermek, halkı eğitmek olan Tanzimat Edebiyatında, eserlere girift bir yapı kazandıran musikiye doğal olarak pek yer verilmemiştir. Yine de hafif olarak işlenen musikiye rastlanılabilir.

Servet-i Fünun dönemine baktığımızda musikinin apayrı bir yeri olduğunu görürüz. Önceleri sadece bir zevk, kişilerin kültür seviyelerinin göstergesi olan musiki, Servet-i Fünun ile birlikte eserlerde önemli bir yer tutmaya başlamış, giderek yayılarak günümüzdeki yerine ulaşması için yerini sağlamlaştırmıştır.
Dönem sanatçılarından Cenap Şahabettin şiirde tabiat ile birlikte musiki ve müzikaliteye yer verir. Onun şiirlerinde cümleler bize adeta bir şarkı söyler. Halid Ziya’nın eserlerinde de musiki kendine yer bulur; Mai ve Siyah’ta kahraman müzisyendir, ayrıca dönemin batı musikisinden örnekler verilmekle birlikte, musikiyle edebiyat birleştirilmiştir. Aşk-ı Memnu’da da kahramanların dinlediği musiki vasıtasıyla eserde müzikaliteye yer verilir. Fakat bu noktada ayrı bir parantez açmak gerekir; aynı dönemde Mehmet Rauf’un yazdığı Eylül romanı.
Mehmet Rauf, Eylül’de musikiyi diğer çağdaşlarından daha farklı kullanmış ve adeta eserinin belkemiği yapmıştır. Türk Edebiyatında musiki, daima önemli bir yer tutagelmiştir fakat Eylül’de musikinin işlenişi bambaşkadır. Mehmet Rauf, adeta tüm Türk Edebiyatı dönemleri boyunca işlenen musikiyi almış, harmanlamış, üzerine katarak bambaşka bir arka fon yapıp eserine nakletmiştir. Eylül’deki musiki, çoğu edebiyatçıya göre zirvedir. Eylül’deki musikiyi incelemek, Türk Edebiyatındaki musikinin ulaştığı yeri görmemiz açısından önemlidir.
Eylül’deki musikiyi ve onun işlenişini anlayabilmek için eserin konusunu en azından ana hatlarıyla bilmek gerekiyor. Şimdi eserin konusuna ve muhtevasına kısa olarak bakalım;
Eserde ana olarak 3 ana karakter vardır. Bunlar Suat, Süreyya ve Necipt’ir. Süreyya ve Suat evlidirler. Süreyya bir devlet dairesinde çalışmaktadır. Çift, maddi imkansızlıklar yüzünden Süreyya’nın ailesiyle birlikte, Süreyya’nın annesi,babası, kız kardeşi ve eniştesiyle birlikte aynı evde kalmak zorundadırlar. Fakat Süreyya ve Suat, Süreyya’nın babasının zorbalığından, kız kardeşi Hacer’in hoppalığından ve dedikoduculuğundan, eniştesi Fatih’in dalkavukluğundan ve bayağılığından bıkmışlardır. Özellikle Süreyya şehirdeki köşk-Taşocağı’ndaki bağ evi arasında geçen yaşamdan hiç memnun değildir. Denize bir tutku duyan Süreyya’nın tüm arzusu Boğaziçi’nde bir yalı tutmak ve orada denizle iç içe yaşamaktır. Süreyya, sık sık yanına gelen arkadaşı Necip’e de sürekli bu arzusundan bahseder. Necip, Süreyya’nın en yakın arkadaşıdır. Suat en sonunda kocasının mutsuzluğuna dayanamaz, kendisi de kaynanası ve görümcesiyle yaşamaktan bıktığı için babasından kalan parayla kocasının arzusunu gerçekleştirir. Süreyya ve Suat Boğaz’da küçük bir yalı kiralar ve ailenin şaşkın bakışları altında yalıya taşınırlar.

Bu arada yalıya taşındıktan sonra ilk iş Süreyya bir kayık temin ederek gününün büyük bir kısmını tıpkı hayallerindeki gibi denizde geçirir ve kısa zamanda bu durum karısını bile ihmal edecek bir tutku haline gelir. Suat kocasıyla bu tutkuyu paylaşmak istese de deniz tutması yüzünden denize açılamaz, kayığa binemez. Bu durum Suat’ı yalnız başına eve hapseder. İşte bu aşamada Necip devreye girer. Suat musikiye büyük önem verir ve musikiye aşıktır. Piyano çalmayı bilir ve batı musikisine oldukça hakimdir. Süreyya’nın yalnız bıraktığı Suat, sık sık yalılarına uğrayan Necip ile dostluk kurar. Dahası Necip’in de tıpkı Suat gibi musikiye hakim olduğu, musikiyle ilgilendiği anlaşılır. Bu durum ikiliyi birbirine daha da yaklaştırır, Suat’a yalnızlığını unutturur. İşte eserin başından beri hafif hafif esere hakim olmaya başlayan musiki, (Suat’ın gençliğinde piyano çalması, kalabalık aile köşkünde bu zevkinden mahrum kalması eserin başlarında ince ince işlenmiştir) bu aşamadan sonra eserin omurgası olur.
Eserin devamındaki konu örgüsüne bakacak olursak; Suat ile Necip’in arasında bir çekim başlar. Fakat ne Suat, ne Necip bu durumu dillendirmezler. Fakat garip bir tesadüfle; hasta yatan Necip’in koynunda Suat’ın kendi eldiveninin tekini bulmasıyla durum iyice su yüzüne çıkar. Fakat Suat bu durumun yanlış olduğunu düşünür ve eldiveni hiç farketmemiş gibi yapar. Ama zaman geçtikçe artan Süreyya’nın ilgisizliği, deniz tutkusunu kendisine tercih etmesini daha fazla kaldıramaz ve evliliğini gözden geçirmeye başlar. Ayrıca Necip hastalanınca hissettiği duygular sayesinde aslında Necip’in kocasından daha ön planda olduğunu anlar. Ama yine de genç kadının içinde yaşadığı çatışma bu aşkı resmiyete dökmeyi engeller. Hem Suat, hem de Necip bu durumun alçakça olduğunun ayırdına varıp aralarındaki aşkı asla maddiyata dökmezler.
Bir zaman sonra Süreyya’nın köşke dönmek istemesiyle Suat için bu aşk bitmiş gibi görünür. köşkün kalabalık ve boğucu ortamında Suat adeta hayatının “eylül” dönemine girdiğini hisseder.
Roman bir yangınla biter. Köşkte bir yangın çıkar ve sadece Suat kurtarılamaz, içerde kalır. Süreyya içeri giremez fakat Necip ateşlerin içerisine atılır Suat’ın yanına ulaşır. Fakat o anda tavan çöker ve iki aşık beraber ölürler.
Özetten anlaşılacağı gibi Eylül bir duygu romanıdır. Romanda duygu aktarımı önemli bir yer tutar ve bu duygu aktarımını sağlayan da musikidir.
Süreyya ile Suat yalıya taşınınca dostları Necip’de onlara eşlik eder.Suat’ı yeniden piyano çalmaya teşvik eden de Necip’tir. Ayrıca Necip karakteri romandaki musikiyi işlemek için kullanılan en önemli karakterdir. Kitaptan aldığım şu parçaya bakacak olursak musikinin işlenişi hakkında biraz fikir sahibi olabiliriz;
” Bu İLTravatore’den bir parça ile başlamıştı. Fakat Necip sonrasını hatırlamıyordu. Bir Serenade d’Andalouse gibi geliyordu; sesler gâh billurî terennüm ederek, gâh matemî sürüklenerek, gâh şevk ve şetaretle yükselip yükselip sonra yeis ve fütur ile dökülerek devam ettikçe bütün bütün rü’yeti zulmetlerle âlûde oldu, fark ve hissedememeye, tahattur edememeye başladı, sanki yaşamıyordu…” Say yayınları sy: 68-69
Bu satırlar musikinin nasıl incelikle işlendiğini, duygularda nasıl derin izler bıraktığını, müzikalitenin nasıl profesyonelce, işlendiğini gösterir. Suat ve Necip, musikiye bu incelikte bakarlarken, Suat’ın kocası Süreyya’nın musikiyle hiç bir ilgisi yoktur ve hatta Suat piyano çalarken uyuklar.
Aşklarını birbirine itiraf edemeyen Suat ve Süreyya arasında musiki, duygularını aktaran bir köprü vazifesi görür. ayrıca musiki Suat ile Necip arasındaki aşkın manevi kalmasının en önemli unsurudur.
Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri de eserdeki musikinin tamamıyla batı musikisi oluşudur. Hacer’in çaldığı alaturka müzikler ve kantolarla, Suat ve Necip’in sevdiği musiki arasında fark vardır. Birincisi, yani Hacer’in icra ettiği alaturka musiki alelade, basit, ikincisi yani bat musikisi ulvi ve makbul olan olarak yansıtılır. Zaten Servet-i Fünun sanatçıları sadece musikide değil, her konuda batıya bağlıdırlar. Batı özentiliği vardır.
Eylül romanında pek çok musiki terimi, dönemin müzisyenleri ve musiki eserleri geçer. Bu kadar musiki ve müzisyenlerinin önemli bir yer tutarak isimlerinin özenerek verilmesi eserdeki musikinin yerini görmemize yardımcı olur. Şimdi eserde geçen dönemin ve o dönem önemli olan musiki eserlerine ve müzisyenlerine bakalım;
* İL Travorte
* Serenade d’Andalouse
* Grand Via
* Faust
* Askerler marşı
* Verdi (bir kaç operası)
* Donizetti
* Gounod
* Massenet
* Bellini
* Puccini
* Traviata
* Aida Marşları
* Adieu Del Passato
* Chopin
* Gluck
* Haydn
* Beethoven
* Schumann
* Schubert
* Norma
* Otello
* Manon
* Lesecaut
* Hernani
* Lucrese
* Borgia
* Sapho
* Le Boheme
* Rigoletto
* La Forza Del Destino
İşte bu yukarıdaki tüm musikiler ve müzisyenler eserde sıklıkla yer tutar. Bunların bu denli yer tutması da eserde musikinin önemini bize gösterir.